HURAFELER |
2004-08-01 |
HURAFELER
BİDAT:
Kurân-ı Kerim ve Sünnet'te bir örneği bulunmayan ve sahabe tarafından da
bilinmeyen, özellikle din esaslarına ilişkin sonradan çıkma ibadet ve davranış
biçimleri ve inanca yönelik yorumlar.
HURAFE:
Uydurulmuş hikâye ve rivayettir. Bunlar genellikle dinin bir parçası veya
gereği olarak aktarıla geldigi gibi, dindenmiş gibi benimsenmiş olan,
gerçekteyse dinle ilgisi bulunmayan, hikâye ve rivayetlerdir.
Geçmiş ümmetler hevâ ve hevesleri doğrultusunda yaptıkları
yeniliklerle dinlerini tahrip etmişlerdir. Bu konudaki tehlikeyi bilen
Peygamberimiz (s.a.v.) yine ümmetini uyarıyor; “Her
kim bizim bu işimizin (yani dinimizin) içine ondan olmayan bir şeyi yeniden
sokarsa (o yaptığı iş) merduddur, başına çalınır.
“Her
yenilik bidattir her bidatte sapıklıktır.”
Bazıları bidat’in iyi olan ve kötü olan diye ikiye ayrıldığını iddia ediyorlar
halbuki Peygamberimiz böyle bir ayrım yapmıyor. Üzerinde emri olmayan bir işin
reddolunacağını söylüyor.Bunun aksi olursa o zaman her önüne gelen bir şeyler
uydurup, dine yeni bir şey sokar ve artık din aslından uzaklaşıp tanınmaz bir
hale gelir. Nitekim böyle de olmuştur.
O zaman birisi derki; Ben öyle bir zikir şekli buldum ki çok faydalı.
Birisi der ki; Allah’ı raks ederek, dönerek zikretmek öyle bir zikirdir ki
Allah aşkını en güzel böyle ifade edebilirsin. Birisi derki; rabıta diye bir
şey buldum ki ibadetler için tam bir motivasyon sağlıyor. Birisi çıkar bir
zikir meclisi oluşturalım birkaç bin Allah birkaç yüz ihlas okuyalım geçmiş
büyüklere bunları hediye edelim onlar bizi tanısın ki ruhaniyetleri bize
yardım etsin. Ve bunun arkası kesilmeyerek dinin içerisine bir çok yenilik
girer.
Rivayete göre şöyle bir hadise meydana gelmiştir:
“Biz İbni Mes’ud’un kapısında oturuyorduk vakit akşam ile yatsı
arası idi Ebu Musa İbni Mes’ud’a gelerek “dışarı çık ey Eba Abdirrahman” dedi
ibni Mes’ud dışarı çıktı Ebu Musa’ya seni bu saat de kapıma getiren nedir dedi
Ebu Musa Allah’a yemin ederim ki ben bir durumla karşılaştım o beni korkuttu
inşaallah hayırdır dedi ve konuşmasını şöyle sürdürdü “ mescide bir topluluk
gördüm içlerinden birisi şu kadar Sübhanallah şu kadar Elhamdülillah deyin
diyordu. Bunun üzerine Abdullah gitti bizde beraberinde gittik. Onların yanına
vardı ve “ siz nede çabuk sapıttınız halbuki Muhammed’in ashabı
diridir,hanımları da daha yaşlanmadı, peygamberin elbiseleri ve yemek kapları
daha bozulmadı siz oturup günahlarınızı sayın ben iyiliklerinizin Allah
tarafından sayılacağına kefilim dedi”
“Siz bidat olan bir şeye öncülük ediyorsunuz eğer bu yaptığınız bidat değilse
“Muhammed sapıklık içindedir” demek gerekir demiş. Abdullah b.utbe b. Erkad
“Ey ibni Mes’ ud ben Allah’tan af talep ediyorum yaptığımdan pişman oldum
demiş ve dağılmışlar”
Bakınız sahabenin burada karşı çıktığı zikir değil zikir şeklidir. Yani
Resulullah’ın (s.a.v.) emretmediğinin yapılmasıdır.
Bu düşüncedeki insanlar yaptıkları davranışların peygamberin ve
ashabının hayatında böyle bir şey var mı yok mu? Diye bakmadan manevi bir
işaretle kendisine Allah tarafından bildirildiğini iddia ederse dinin ne hale
gelebileceğini düşünebiliyor musunuz?
Belki bu bidatleri için Kur’an’dan sünnet’ten cımbızla alıntılar
yaparak nüzul sebebine ve peygamber ile sahabenin ne anlayıp, nasıl amel
ettiğine bakmadan kendilerine delil bulabilirler. Ancak Resulullah’ın ve
Sahabenin hayatında örneğini bulamazlar.
Cenab-ı Hak (c.c.) buyuruyor ki:
اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دينَكُمْ وَاَتْمَمْتُ
عَلَيْكُمْ نِعْمَتى وَرَضيتُ لَكُمُ اْلاِسْلاَمَ
دينًا
“Bugün sizin için dininizi kemâle
erdirdim, ve sizin üzerinize nîmetimi tamamladım ve sizin için din olarak
İslâmiyet'e razı oldum.”
وَمَا اتيكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا
نَهيكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا وَاتَّقُوا اللّهَ اِنَّ اللّهَ شَديدُ الْعِقَابِ
“ Size Peygamber ne verirse artık onu alınız ve sizi
neden menettiyse hemen ona nihayet veriniz ve Allah'tan korkunuz. Şüphe yok
ki: Allah, azabı şiddetli olandır.”
وَاَنَّ هذَا صِرَاطى مُسْتَقيمًا فَاتَّبِعُوهُ وَلَا
تَتَّبِعُوا السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَنْ سَبيلِه ذلِكُمْ وَصّيكُمْ بِه
لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ
“ Şüphesiz bu benim
dosdoğru yolumdur. Buna uyun başka yollara uymayın zira o yollar sizi Allah’ın
yolundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah size bunları emretti.”
لِيَهْلِكَ مَنْ هَلَكَ عَنْ بَيِّنَةٍ
وَيَحْيى
مَنْ حَىَّ عَنْ بَيِّنَةٍ
“Helak olan apaçık bir delille helak olsun ve yaşayanda
apaçık bir delille yaşasın”
وَمَا اتيكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا
نَهيكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا وَاتَّقُوا اللّهَ اِنَّ اللّهَ شَديدُ الْعِقَابِ
“size Peygamber ne verirse artık onu alınız ve sizi neden menettiyse hemen
ona nihayet veriniz ve Allah'tan korkunuz. Şüphe yok ki: Allah, azabı şiddetli
olandır.”
buyuruluyor.
قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ
فَاتَّبِعُونى يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ
غَفُورٌ رَحيمٌ
“Resulüm deki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah’ta sizi sevsin
ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.”
buyuruluyor.
وَمَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا
تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبيلِ الْمُؤْمِنينَ نُوَلِّه مَا
تَوَلّى وَنُصْلِه جَهَنَّمَ وَسَاءَتْ مَصيرًا
“ Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra,
kim peygambere karşı çıkar ve mü’minlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o
yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir.”
buyuruluyor.
Abdullah ibn Mes’ud (r.a.) delil gösterdiği gibi sahihi Müslim’de zikredilen
Cibril hadisinde peygamberimiz (s.a.v.) “ siz onların namazları yanında kendi
namazınızı, oruçlarının yanında kendi oruçlarınızı, onların amellerinin
yanında kendi amellerinizi beğenmezsiniz.” dedikten sonra “ Onlar okun yaydan
çıktığı gibi dinden çıkarlar” diye buyurmuştur.
Abdullah b. Mes’ud (r.a.) buyurdu ki; “Sünnete uyun kendiliğinizden bir şey
icat etmeyin. Bu size kafidir.”
O halde
kim dinde yeni bir şey iddia ederse Kur’an ve sünnet’ten delilini de ortaya
koymalıdır. Şayet bunu yapamazsa bulmuş olduğu o yenilikle Allah ve Resulünün
sözüne itibar etmiyor demektir.
Muvatta Ebu Hureyre (r.a.)’den şu hadisi nakleder:
Resulullah (s.a.v.) bir gün mezarlığa gider ve şöyle der: “Esselâmu aleykum ey
mü’minler topluluğunun diyarı. İnşaallah bizde size kavuşacağız…” hadisin
devamında şu vardır: “ (kıyamet gününde) bir gurup adamlar, tıpkı sahipsiz
develerin havuz kenarından kovulup, uzaklaştırıldığı gibi benim havzımdan
uzaklaştırılacaklar. Ben onlara: “Gelin buraya, nereye gidiyorsunuz, gelin,
gelin!” diye sesleneceğim. Bunun üzerine denilecek ki, onlar senden sonra
(dini) değiştirdiler. Bende diyeceğim ki: “O halde onlar benim havzımdan uzak
olsunlar! Uzak olsunlar! Uzak olsunlar!”
İmam Şâtıbi el-İ’tisam isimli eserinde şöyle diyor: “İbadetlerde bidat çıkaran
fırkaların çoğu, zahidliğe ve halktan ayrı münzevi hayat yaşamaya fazlaca
düşkün insanlardan oluşur. Cahil ve tecrübesiz halk da onların peşinden gider.
Ehli sünnet ve cemaate bağlı olan kimseyi de Allah’ın yaratıklarının en
takvalısı da olsa sadece avamdan birisi olarak görürler. Havas ise işte bu
fazla fazla ibadet yapan kimselerdir. Bu sebeple onlarla gurur duyanlar ve
onların gittikleri tarafa meyledenlerin çoğunun kendi yollarından gitmeyen
diğer insanları küçümsediklerini ve onları kendi nurlarından mahrum bırakılmış
kişiler olarak kabul ettiklerini görürsün.”
Bidat ve hurafeler Yahudiler, münafıklar ve Hıristiyan misyonerler
tarafından planlı bir şekilde dine sokulmaya çalışılmış ve bunda da oldukça
başarılı olmuşlardır.
Ayrıca sadece İslam düşmanları değil bazen dini yanlış anlayan
bazı Müslümanlarda bu bidat ve hurafeleri adeta körüklemişlerdir. Kimisi
kendince bidat olmadığına inandığı ve yeni bir çığır olduğunu düşündüğü
şeylerin bidat olarak yerleşmesine neden olmuş, kimisi Müslümanları Kur’an ve
zikre yönelteceğini hesaplayarak bidatler uydurmuşlardır.
Yukarda zikredilen ölçülere uyulmayıp, bidat ve hurafeler zamanla
dindenmiş gibi yerleşince Müslümanlar tevhidi inançlarından uzaklaşarak
bozulmuş bir din yapısını benimsemişlerdir.
MUM YAKMA
İslâm'da cami duvarına, kabir taşına, mezar taşına, mum yakılır diye
bir kural yoktur. Bu âdet, Müslüman Türklere Mecusilerden ve Hıristiyanlardan
geçmiştir.
Kabir başına, mezar taşına mum yakan kişi, oradaki yatırdan beklenti
içerisine girmekte veya onunla bütünleştiğini yada onun yaktığı ışığı takip
ettiğini,onunla hem dem olduğunu düşünmektedir, bu büyük bir hatadır ve
şirktir. İslâm'a göre insan, ancak Allah'a iltica eder ve O'na sığınır; O'nun
dışındaki varlıklardan medet ummak yanlıştır. Bu itibarla kabirlerde mum yakma
adeti yanlış bir inançtır, hurafedir.
ÇABUT
BAĞLAMAK
Çağdaş Altaylı Şamanistlerin inandıkları "İZİ"ler,
Göktürklerin bıraktıkları yazıtlarda toptan "YER-SU" ile ifade edilmiştir.
Göktürkler bu "YER-SU" denilen ruhları, Türk yurdunun koruyucusu sayarlardı.
Onların inanışlarına göre bu "İZİ'ler kişiden kurban isterler. Kurban
sunmayanlara zararları dokunur. Ancak bu ruhlar çok kanaatkârdır. Bunları, bir
paçavra parçası, bir tutam at kılı hatta kurban niyetiyle atılan bir taş
parçası ile tatmin etmek mümkündür.”
Türkler
Müslüman olduktan sonra da bu âdetlerin etkilerinden kurtulamamışlar ve
bırakamamışlardır. Evliya saydıkları ulu kişilerin türbelerine, orada biten
ağaçlara, ya da o yörede bulunan bazı kayalara çaput bağlamak suretiyle eski
adetlerini devam ettirmişlerdir. Oysa böyle bir âdet İslâm'da yoktur
hurafedir.
KURŞUN
DÖKMEK
Halkımız arasında "göz değmesi, göze gelme" diye adlandırılan bir
"NAZAR" inancı vardır. Nazar isabet eden kimsenin kendisine, malına veya
eşyasına bir zarar geleceğine inanılır. Bu nedenle nazarın isabetinden ve
etkisinden korunmak üzere bazı tedbirlere başvurulmaktadır.
Korunma tedbirleri olarak çocuklara, at, dana, inek,ev, dükkan,
otomobil vb. gibi eşyaya nazar boncuğu, at nalı, üzerlik otundan yapılan
kolyeler takılmakta özellikle çocuklara kurt, ayı, kartal, leylek gibi
hayvanların diş, tırnak ve kemiklerinden yapılan nazarlıklar takılmaktadır.
Böylece nazarın isabetinden korunulacağına inanılmaktadır. Nazar isabetinden
kurtulmak için nazar muskaları takılmakta, kurşun veya mum döktürülmekte,
nefesi keskin hocalara okutulmaktadır.Bazı yörelerimizde de "tuz çatılmakta",
"un yakılmakta" , "üzerlik otu" yakılarak dumanı ile tütsülenilmektedir ve
hurafedir.
Nazar ve etkileri inkar edilmez bir gerçektir.Bu hususta aşağıda
geçen ayet ve hadisler konuyu açıklamak açısından yeterli olacaktır.
وَاِنْ يَكَادُ الَّذينَ كَفَرُوا لَيُزْلِقُونَكَ بِاَبْصَارِهِمْ لَمَّا
سَمِعُوا الذِّكْرَ
وَيَقُولُونَ اِنَّهُ لَمَجْنُونٌ
(51)
"...
İnkar edenler Kur'ân'ı dinlediklerinde, neredeyse seni gözleriyle yıkıp
devireceklerdi"
Hz. Aişe (R.A.)'nin naklettiği bir hadis-i şerifte de Hz. Peygamber
(s.a.v.)
"Nazardan Allah'a sığının, çünkü nazar (göz değmesi) haktır."
buyurmuştur.
Resulullah (S.A.V)'ın nazar değmesine karşı, "Ayetü'l Kürsi ile ihlâs
ve Muavvizeteyn (yani Felak ve Nas) Sûrelerini okumuş ve ashabına da bunları
okumalarını tavsiye etmiştir.
İslâm
bilginleri, nazarın etkisinden korunmak veya nazar isabet etmiş ise kurtulmak
için Kalem Sûresinin 51. ve 52. âyetlerinin okunmasını da tavsiye etmişlerdir.
FAL
AÇMAK
İslâm Dinine göre hangi şekilde olursa olsun, fal baktırmak ve
falcıların söylediklerine inanmak yasak ve hurafedir.
يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا اِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالْاَنْصَابُ
وَالْاَزْلَامُ رِجْسٌ مِنْ
عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
"Ey
iman edenler! şarap, kumar, putlar, fal ve şans okları birer şeytan işi
pisliktir. Bunlardan uzak durun ki felaha erişesiniz"
Konuya
ilişkin olarak Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) de şöyle söylemiştir:
"Kuşun ötmesinden, uçmasından uğursuzluk
kabul etmek, ufak taşlar (nohut, bakla, fasulye, iskambil kağıdı, kahve
telvesi vs.) ile fal açmak, kum üzerine hatlar çizmek, bunlardan geleceğe dair
hükümler çıkarmak SÎHİR ve KEHANET nevindendir"
KABİRDE
DUA
İslâm'da
dilek ve istekler sadece Allah'a arz edilir. Allah'tan başkasına sığınmak ve
O'ndan gayrisinden mağfiret dilemek doğru değildir. Gerçek böyle olmasına
rağmen,duaya bir sürü bâtıl hareketler sokulmuştur.
Bazıları dua ederken sanki kavga ediyor gibi bağırıp çağırıyor.
Kimisi dua yapmak için türbelere, yatırlara koşuşturuyor. Kimisi de mezarlara
elini yüzünü sürmekte, türbelerin eşik ve pencerelerini öpmektedir. Bir çeşit
tapınma hareketleri yapmaktadırlar.
Bu hareketlerin cümlesi yanlıştır ve batıldır. Dua etmek için kabir
başına, yatır taşına gitmeye gerek yoktur. Kabirde yatan mevtalar insanların
dileklerini yerine getiremezler. Dua eden kişi ile Allah arasında vasıta
olamazlar. Çünkü İslâm'da Allah'a sığınmak, O'na dua etmek için bir aracıya
ihtiyaç yoktur. Kul, vasıtasız Allah'a iltica eder. Bu itibarla bir kimse,
"Falan yatıra gittim ona dua ettim o mübarek zatın himmeti ile duam kabul
oldu" derse bu şirktir ve caiz değildir.
Kabirler; ölümü düşünmek, ahireti hatırlamak ve insanın hangi mevkide
olursa olsun bir gün gelip mezarda yatan gibi toprak olacağını görmek ve ibret
almak için ziyaret edilir. Bunun dışındaki davranışlar bidattir.
İnsanın yüce yaratıcıya karşı yapmak zorunda olduğu
kulluk görevlerinden biri de dua’ dır.
Sevgili Peygamberimizin bildirdiğine göre
"Dua bir ibadettir"
İnsanoğlu hangi tür inancı taşırsa taşısın, hiçbir zaman dua etmek lüzumunu
hissetmekten uzak kalmamıştır. Çünkü insanoğlu yaratılışı gereği daima üstün
bir kudrete bağlanmış, ona inanmış ve ondan yardım dilemiştir. İşte dua, bu
inanışın dile getiriliş biçimidir.Aslında dua, kelime anlamı bakımından;
Allah'tan yardım dileme anlamına "çağrıda bulunmak, davet etmek", "yardım ve
esenlik istemek" anlamlarına gelmektedir.
Muhammed Hamdi YAZIR dua'yı şöyle tarif etmektedir.
"Dua; küçüğün büyükten, âcizin kâdirden hacet ve
arzusunu talep ve ricası demektir
Dua etmek için kutsal kitabımız Kur'ân-ı Kerim'de emir ve işaretler
vardır. Yüce Allah Mü'min Sûresinde şöyle buyuruyor:
وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونى اَسْتَجِبْ لَكُمْ
"Bana
dua edin ki size karşılığını vereyim.."
وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَادى عَنّى فَاِنّى قَريبٌ اُجيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا
دَعَانِ فَلْيَسْتَجيبُوا لى وَلْيُؤْمِنُوا بى لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ
(186)
"Ey
Muhammed kullarım beni sana sorarlarsa, bilsinler ki, ben şüphesiz onlara
yakınım, Benden isteyenin dua ettiğinde duasını kabul ederim. Artık onlar da
davetimi kabul edip bana inansınlar, doğru yolda yürüyenlerden olsunlar”
اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّهِ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَعَلَيْهِ فَلْيَتَوَكَّلِ
الْمُتَوَكِّلُونَ
“Hüküm
ancak Allah’ındır.Ben ona dayanır ona güvenirim.Tevekkül edenler ancak ona
güvensinler.”
وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ
“Allah’a
güvenen kimseye o yeter”
O
halde dua ederken hiçbir şeyi Allah’a ortak koşmadan vasıtasız olarak ancak
ona güvenip ve ondan bekleyerek boyun büküp istemelidir.Çünkü acize istemek
düşer. Kâdir’in ise vermek şanındandır.Şânı yüce Allah daha iyi bilir.
KABİRLERDE
KUBAN ADAMAK
Bir kimse
adayacağı kurbanını yalnız Allah için adamalıdır. Allah'tan gayrisi adına
kurban kesilmez. İslâm'da bir yatıra, bir kabre, tekkeye veya falan devlet
adamına kurban adamak caiz değildir. Çünkü kurban, vacip olan bir ibadet
olması hasebiyle yalnız Allah rızası için, Allah adıyla kesilir. Kabirlere
gidip kurban kesme adeti İslâm'dan önceki kavimlerin müşrik adetlerindendir.
İslâm dini kabirler üzerine kurban kesmeyi yasaklamıştır.
Hz. Muhammed Efendimiz (S.A.S.), bir hadislerinde:
"Kabirler üzerine kurban kesmek İslamiyette yoktur"
buyurmuşlardır. Buna göre İslâm dininde olmayan bir adeti
varmış gibi kabul etmek bid'ât olup, büyük bir manevi sorumluluğu vardır.
Bir
müslüman kurban adarken dileğinin olmasını Allah'tan değil de bir kabirden
veya türbeden beklerse küfre gider. İslâm'da Allah'a tazim ve itaat için
hiçbir aracıya lüzum yoktur. Mü'min, Rabbına karşı teşekkürünü, kulluğunu
vasıtasız arzeder. Nitekim beş vakit namazın her rekatında FATİHA sûresini
okurken 5. ayette: "Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım dileriz" deriz.
Çünkü İslâm esaslarına göre Allah'tan başkasına kulluk etmek, ilâhi takdiri
başkasından beklemek caiz değildir. Allah'ın takdir ettiği şeyin hiçbir
şekilde değişmesine imkan yoktur. Nezir; ilahi iradeyi değiştirmez ve
bidattir.
KABİRLER ÜZERİNE BİNA YAPMAK
ـ5470
ـ وعن جابرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: نَهى رَسُولُ اللّهِ # أنْ يُجَصَّصَ
الْقَبْرُ، وَأن يُبْنَى
عَلَيْهِ، وأنْ يُقْعَدَ عَلَيْهِ، وأنْ يُكْتَبَ عَلَيْهِ، وَأنْ يُوطأ. أخرجه
الخمسة إ البخاري .
7. (5470)-
Hz. Câbir radıyallahu anh
anlatıyor:
"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) kabrin kireçlenmesini,
üzerine bina yapılmasını, üzerine oturulmasını, üzerine yazı yazılmasını ve
ayakla basılmasını yasakladı."
ـ5469
ـ وعن أبي الْهَيَّاجِ ا‘سْدى قال:قَالَ لي عَلِيٌّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه: أَ
أبْعَثُكَ عَلى مَا بَعَثَنِي
عَلَيْهِ رَسُولُ اللّهِ ؟ قَالَ: اِذْهَبْ، فََ تَدَعْ تِمْثَاً إّ طَمَسْتَهُ،
وََ قَبْراً مُشْرِفاً إّ سَوَّيْتَهُ. أخرجه مسلم
وأبو داود والترمذي .6.
(5469)-
Ebu'l-Heyyâc el-Esedî anlatıyor: "Bana, Hz. Ali radıyallahu anh:
"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın beni göndermiş olduğu şeye ben de seni
göndereyim mi?" diye sordu ve Resûlullah'ın kendisine:
"Haydi git, kırıp dökmedik put, düzlemedik yüksek kabir bırakma!" dediğini
anlattı."
Peygamberimiz (s.a.v.) ve sahabe-i kiram (r.a.) döneminde kabirler üzerine
bina inşa etme,yazılar yazma ve mescit edinme gibi bir davranış
bulunmamaktadır. Bu yenilikler daha sonraki dönemlerde yüceltme hastalığının
bir tezahürü olarak uygulanmaya başlanmış ve çığırından çıkarak bugünkü hale
gelmiştir. İnsanlar cahiliyetin de etkisiyle çok sevdikleri alimleri ve veli
olduğuna inandıkları zat’ların mezarlarını mescitler hali-ne getirmiş, dua
edilen yerler,bereket umulan Allah’ın rızasına ulaşmak için vesile kabul
edilen yerler haline getirmişlerdir. Bazı alimler mezar taşlarına isim
yazılabileceğini söylemektedir.Belki bu mezarın tamamen yok olması ve
yakınlarının o mezarı ziyareti ile alacağı ibretin ve sevdiği akrabasını
yanında hissetmesi açısından kabul edilmiştir(en iyisini Allah bilir) ve
sünnettir.”
Ancak
mezar üzerine şaşalı binalar inşa etmek bu gün olduğu gibi oraların şirk
mekanı haline gelmesine neden olabilir. Bu tehlikeyi bilen peygamberimizin
(s.a.v.) bu konudaki hassasiyetini yukarıdaki hadisi şeriften anlıyoruz.
Mus’ab KÖYLÜOĞLU
Abdullah ibni seleme – Heysemi –H.sahabe
Ebul bahteri-Taberani- H.sahabe
Buhari Kitabu’r-Rikak
El-İ’tisam (Bidatler karşısında Kitap ve Sünnete Bağlılıkta Yöntem)– İmam
Şatıbi s.139
Hurafeler ve menşeleri s.39
(İbn Mâce, 2/1159 Hadis No: 3508)
(Tecrid
tercemesi, 12/90, Hadis No: 3508)
(Maide Sûresi, Ayet: 90).
Riyazü's-Salihin, c. 3, Hadis No: 1702.
Tecrid-i Sarih, c. 12, s. 360.
Hak Dini Kur'ân Dili, M.Hamdi Yazır, c. 3, s. 2194.
Fethü'l Kebir, c. 3, s. 347.
[Müslim, Cenâiz 94, (970); Ebu Dâvud, Cenâiz 76, (3225, 3226); Tirmizî,
Cenâiz 58, (1052); Nesâî, Cenâiz 96, (4, 86, 88).]
[Müslim, Cenâiz 93, (969); Ebu Dâvud, Cenâiz 72, (3218); Nesâî, Cenâiz 99,
(4, 88, 89).]
[Müslim, Cenaiz 106, (977); Ebu Davud, Cenaiz 81, (3235); Tirmizî, Cenaiz
60, (1054); Nesâî, Cenaiz 100, (4, 89).]
|
|
|