CEVŞEN:
Farsça bir kelimedir. Sözlükte manası “zırh, savaş elbisesi” olarak geçer.
Cevşen olarak
bilinen dua Allah’ın isim ve sıfatlarından on tanesini ihtiva eden 100 bölümden
oluşan bir duadır. Allah’a ait 250 isim ile 750 sıfat ve münacatı kapsamaktadır.
Musa el Kazım,
Cafer es Sadık, Muhammed el Bakır, Zeynel Abidin, Hz.Hüseyin ve Hz. Ali
tarikiyle Hz. Peygambere isnat edilen uydurma bir hadiste şöyle geçer;
“Asrı saadet döneminde cereyan
eden savaşların birinde, muharebenin kızıştığı ve üzerindeki zırhın kendisini
fazlasıyla sıktığı bir sırada Hz. Peygamber ellerini açarak Allah’a dua etmiş,
bunun üzerine gök kapıları açılarak Cebrail gelmiş ve “Ey Muhammed Rabbin sana
selam ediyor ve üzerindeki zırhı çıkarıp bu duayı okumanı istiyor. Bu dua hem
sana hem de ümmetine zırhtan daha sağlam bir emniyet sağlayacaktır.” Bununla
birlikte Cebrail’in Hz. Peygambere daha geniş bilgi verdiği rivayet edilir. Buna
göre “Allah (c.c.) cevşen'i, Dünyayı yaratmadan 50.000 yıl önce arşın direkleri
üzerine yazmıştır. Bu duayı okuyan ve yazılı olarak üzerinde bulunduran kimse
dünya da her türlü beladan, afet, hastalık, yangın ve soygundan korunduğu gibi
Allah ile arasında perde kalmaz ve bütün istekleri yerine getirilir. Cevşen’i
Kebir ile Allah’a münacatta bulunan kimseye Bedir şehitleri derecesinde 900.000
şehit sevabı verilir. Bu duayı üzerine yazan mümin ise azap görmez ve onu okuyan
4 semavi kitabı okumuş gibi olur. Her harfi için cennette iki ev ile iki zevce
verilir. Ayrıca insanlardan ve cinlerden olan bütün müminlerinki kadar sevap
kazanır. Asla cehenneme girmez. Ayrıca Cebrail (a.s.) Hz. Peygamberden (s.a.v.)
bu duayı kafirlere öğretmemesini, sadece mü'min ve takva sahibi kişilere talim
etmesini istemiştir.”
Cevşen’i kebir
diye adlandırılan, kısmen nas’larda mana ve muhteviyatı yer alan, münacaat ve
niyazlardan oluşan bir duadır.
Cevşen hakkındaki uydurma
rivayetlerde Cevşen'i okuyan veya üzerinde taşıyan kimseye yangın, sel, deprem
gibi afetlerin zarar veremeyeceği ve bu insanların tüm isteklerinin yerine
getirileceğini ifade eden inançlara rastlanılmaktadır. Ayrıca bir takım uydurma
rivayetlerde Cevşen okuyan kimseye "Bedir şehitleri" kadar sevap verileceği,
Cevşen'i kefeninin üzerine yazan kimseye kabir azabının verilmeyeceği ve
Cevşen'i okuyan kimsenin 4 semavi kitabı okumuş kadar sevap alacağı, Cevşen
okuyana Kur'ân okumak kadar sevap verileceği, göklerdeki büyük melaikelerin duâ
sahibini gördükçe kürsülerinden inip, ona pek büyük bir tevazu ile hürmet
edeceği ifade edilmektedir. Ancak bu rivayetlerin uydurma olduğu bir tarafa
bunları destekleyecek en küçük bir sahih delil bulunmamaktadır.
Cevşen özellikle Said'i Nursi tarafından çokça ön plana çıkarılmıştır. Risâle-i
Nur'un önemli parçalarından birisi olan "Münacaat Risâlesi" şu sözlerle
bitirilmektedir: "Kur'ân'dan ve Cevşenü'l-Kebir'den aldığım bu dersimi, bir
ibadet-i tefekküriye olarak Rabb-i Rahimimin dergahına arz etmekte kusur
etmişsem, kusurumun affı için Kur'ân'ı ve Cevşenü'l-Kebir'i şefaatçi ederek
rahmetinden affımı niyaz ediyorum."
DEĞERLENDİRME
1-
Cevşen'in kutsi bir peygamber münacatı olduğu söyleniyor ama Ehl-i Sünnet
alimler tarafından kabul görmüş hadis kaynaklarında rivayet edilmemekte ve bu
hadis kaynaklarında yukarda geçtiği üzere bir rivayet bulunmamaktadır. Dinin
bütün usullerini bir tarafa bırakarak evliyanın keşfi diye iddia ettikleri
rüyaları ve onların tevillerini din diye almak ve bunlarla amel etmek ilim
sahiplerinin yapacağı bir şey değildir. Dinin emir ve nehiyleri Allah ve rasulü
tarafından ortaya konmuştur. Ve bunların ötesine geçip tamamlanmış olan şeriatı
bırakıp evliyanın keşif ve rüyalarını din diye izah etmek, hadisçi olmayan bazı
alimler uygun görüyor diye onlara sahip çıkmak adına, hadis alimleri tarafından
uydurma olduğu tespit edilmiş rivayetlere sarılmak ancak bidatçilerin işi
olabilir.
2-
Peygamberimiz ve sahabesinden rivayet edilen, böyle ümit bağlanılan, güvenilen
ve onunla korunulacağı düşünülen hiçbir şey olmamıştır. Daha sonraki dönemlerde
yapılan birçok savaşta büyük ordularla karşı karşıya gelen sahabeden
"Peygamberimizin Cevşen duası var onu okuyalım" diye bir rivayet
bulunmamaktadır. Onlar karşılaştıkları zor durumlar karşısında ancak “Allah bize
yeter o ne güzel vekildir.”demişlerdir.
وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ
“İnanlar ancak Allah’a güvensinler” Al-i İmran 3/160
3-
Bu şekildeki iman tevhid’in özüne terstir. Bu duayı taşıyanın onunla
korunacağına, belaların def olacağına inanması ve ondan medet umması o kişiyi
şirke sokar.
4- Bir takım insanlar bu duanın
olduğu metni dürüp büküp bir bez içerisine sararak muska şeklinde yanlarında
taşımaktadır. Bu davranış peygamberimiz ve sahabesi tarafından yapılmamıştır.
5- Risale-i Nur'da geçtiğine
göre Kuran'la birlikte cevşen de şefaatçi olarak kabul edilmektedir. Bunun
delili bulunmamaktadır. Peygamberimiz (s.a.v.) ümmetine bu şekilde şefaatçi
olacağı belirtilen böyle bir dua öğretmemiştir.
6-
Peygamberimize nispet edilen bu dua madem onu koruyacaksa, Peygambere yapılan
onca işkenceler, başına gelen sıkıntılar ve gazalarda aldığı yaralar nasıl
meydana gelmiştir. Peygamberimiz
İslam davasını ortaya koymasıyla birlikte müşriklerin bitmez tükenmez
eziyetleriyle hep mücadele etti. Başından müşriklerin eziyeti hiç eksik olmadı.
Peygamberimiz bir gün kabe’de namaz kılarken müşrikler devenin işkembesini onun
üzerine attılar.
Taif’e
tebliğ için gitmiş ve müşriklerin alay etmeleri ve çocuklarının ellerine
tutuşturdukları taşlarla Resulullah’ı taşlatmışlardı. İki saf arasında ilerleyen
efendimizi öylesine taşladılar ki, mübarek ayak ve bacakları kanlar içerisinde
kaldı.
Yine
bir gün Kabe’de namaz kılarken müşriklerden Ukbe b. Ebi Muayt ridasını
toparlayıp Resulullah’ın (s.a.v.) boynunu şiddetle sıkarak boğmak istemişti ki,
Ebu Bekr (r.a.) çıkageldi ve “Faziletli bir adamı, Rabbim Allah! Diyor diye
öldürecek mi siniz?” ayetini okuyarak onu kurtardı.
Buhari (Tecrid-i
Sarih 10.c. s 44)
Hz.
Aişe (r.a.) anlatıyor: “Hz. Peygamber’den, acaba senin başına uhud gününden daha
şiddetlisi geldi mi?” diye sordum. Hz. Peygamber “Ben Abdiyaleyl b. Abdi-Külal’e
sığınmak için başvurduğumda beni kovdu. O kadar üzüldüm ki, adeta kendimden
geçmiş olarak geri döndüm. Karnü’s Sealib’e nasıl geldiğimi hatırlamıyorum.
Ancak orada kendime geldim, başımı havaya kaldırdım. Baktım ki, bir bulut beni
gölgeliyor. Cebrail’de onun içinde duruyordu. Cebrail bana ‘Allah, kavminin sana
söylediklerine ve sana yaptıklarına şahit oldu. Bunun için istediğini kendisine
emredesin diye benimle birlikte dağlar meleğini gönderdi.’dedi. Cebrail’in
sözünden sonra dağların meleği bana seslendi. Bana selam verdi ve ‘ Ey Muhammed!
Dilediğini yaparım. İstersen onların üzerine Ebu Kubeys ve el-Ahmer dağlarını
kapatırım.’dedi. Ben de ‘Hayır! umarım ki, Allah onların sülbünden Allah’a
kulluk eden, Allah’ı birleyen ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayan kimseler
yaratır.’dedim.”
Buhari
1/ 458, Müslim
Uhud
savaşı sırasında dişi kırılmış ve hem de başı yarılmıştı akan kanlar yüzüne
doğru inmişti. Başında bulunan miğferdeki iki halka yanağına saplanmıştı.
(Buhari ve Müslim)
Yukarda
Cevşen hadisinde geçtiği gibi bir zırh olsaydı elbette Resulullah bu kadar eza
ve cefa çekmezdi. Başında miğfer olduğu halde yaralandığına göre böyle bir zırhı
yoktu.
7-
Bir Mü'min elini açıp elbette bu isimlerle Rabbine dua edebilir zaten bu ayetle
sabit olan bir dua şeklidir. Cenab-ı Hak (c.c.) kuranda kendisine nasıl dua
edilmesi gerektiğini bildiriyor.
وَلِلَّهِ الْأَسْمَاءُ
الْحُسْنَى فَادْعُوهُ بِهَا
"En güzel isimler
Allah'ındır.O'na o isimlerle dua edin..." Araf 7/180
Bu açıdan
bakıldığında bunda ne yanlışlık var ki denebilir. Ancak eleştirilen Allah'ın
isimleri ile yapılan dua değil, naas'larda örneği olmayan bir şekilde amel
edildiğidir. Ancak her ne kadar muhteva olarak Allah'a niyaz ve münacattan
oluşsa da bu dua yukarda Rasulullah'a nispet edildiği şekliyle, sığınılan,
onunla korunulacağına, belaların def edileceğine inanılan bir muska haline
getirilmiştir ve bidattir. zaman olayın şekli değişir ve sakınılması gereken bir
bidat haline gelir.
8-
Hiç bir kimsenin Kuran ayetlerini ya da Allah'ın isimlerini peygamberin
hayatında bir örneği olmayan bir şekilde kullanması ve amel etmesi caiz
değildir. Büyük küçük demeden, bunda ne var gibi yaklaşımları bir tarafa
bırakıp, Peygamber nerde durduysa orda durmak, nerede yürüdüyse orada yürümek
lazımdır. Kuran ve sünnete uymak kurtuluş kapısının anahtarı ise bu anahtarın
şifrelerinde meydana gelebilecek en küçük bir bozulma kapıyı açmayacaktır. Yani
ne bir eksik, ne de bir fazla.
Kuran ve sünnetten
cımbızla alınan delillerin batıl ile yan yana getirmek Hak olanı batıl ile
karıştırmak olmaktadır.
وَلاَ
تَلْبِسُواْ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ
وَتَكْتُمُواْ الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ
"Hakkı batıla
karıştırmayın ve bile bile hakkı gizlemeyin." Bakara 2/42
Ebu Muhammed Musab KÖYLÜOĞLU