:: www.rahmet.org = Bidat-Hurafe-Video-Uydurma hadisler-Kitap-İndir-The Quran ::

Akaid
 
KİTAP VE SÜNNET
2007-02-02

Kitap ve Sünnete Dönmenin Gerekliliği

l-  ALLAH,  PEYGAMBERİ  (S.A.V)'E  VAHYE  UYMAYI EMRETMİŞTİR:

Allah   Teala,   Rasülü   (s.a.v.)'e   göndermiş   olduğu   vahye   uyması   için   şöyle   emir buyuruyor:

"Ey  Peygamber!  Allah'tan  kork.  Kafirlere  ve  münafıklara  itaat  etme.  Şüphesiz  Allah bilendir.  Hakimdir  (her  şeyi  en  iyi  bilir,  hüküm  ve  hikmet  sahibidir).  Sen  sadece Rabbinden  sana  vahyedilene  uy.  Muhakkak  ki  Allah,  yaptıklarınızdan  haberdardır." (13)

Bir diğer ayetlerinde de Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "Ey Rasulüm Rabbinden sana vahyolunana uy. O'ndan başka ilah yoktur. O'na ortak koşanlardan yüz çevir." (14)

Yine yüce Allah şöyle buyuruyor: "Ey Rasulüm! Sonra seni din konusunda apaçık bir şeriat  (düzen)  sahibi  kıldık.  Sen  ona  uy.  Hakkı bilmeyenlerin  isteklerine  (heva  ve heveslerine) uyma." (15)

Allah (c.c.), bu ayetlerde insanlara Rasulü için kendisine vahyolunana uymasını farz kıldığını beyan etmektedir. Çünkü kulların faydasına olan düzeni, yani şeriatı en iyi bilen,  hüküm  ve  hikmet  sahibi  olan  Allah,  Peygamber'ine  bunu  emrederek  kafir  ve münafıkların yolundan menetti. Hatta onların düzenlerini bile ortadan kaldırmayı da bu emirleri arasında ifade buyurdu. Allah katında olmayan her sistem, ancak heva ve hevese uymaktan başka bir şey değildir.

"Akıl sahibinin kesinlikle bildiği gibi Allah'ın peygamberine vahyolunana uyma emri, bizim için de bir emirdir." (16)

2- ALLAH, PEYGAMBERÎNE VAHYETTİĞİNİN ÎNSANLARA TEBLİĞİNİ EMRETMİŞTİR

Allah (c.c.) şöyle buyurur: "Ey  peygamber!  Rabbın'dan  sana  indirilen  ayetleri  tebliğ et.  Eğer  bunu  yapmazsan, O'ndan  gelen risaleti  tebliğ  etmemiş  olursun.  Allah  seni  insanlardan  korur.  Allah şüphesiz kafir kavme hidayet etmez." (17)

Bu  ayetin  tefsirinde,  îbn-i  Kesir  -Allah  ona  rahmet  etsin-şöyle  der:  "Allah  Teala'nın kulu ve aynı zamanda Rasulü Muhammed (s.a.v.)'e hitaben göndermiş olduğu vahyi insanlara   tebliğ   etmesini   ve   açıklamasını   emretmektedir.   Ayet-i   kerîmede   de açıklandığı  üzere,   Hz.   Peygamber   (s.a.v.)   risalet   görevini   tam   manasıyla   yerine getirmiştir. Aynı zamanda Yüce Allah'ın her emrine uymuş, ve onu en güzel şekilde yaşamıştır. Çünkü onun ahlakı Kur'an'dır.

Devamla  îbni  Kesir  şu  ifadelere  yer  verir:  "Allah  Rasülü'nün  kendisine  vahy  edileni tamamen  açıkladığına  işaret  eden  bir  çok  hadis  vardır.  Nitekim bunlardan  biri,  Hz. Aişe   validemizden   rivayetle   gelen   Mesruk   hadisidir.   Peygamber   (s.a.v.)   şöyle buyurmuştur:  "Kim  sana  derse  ki,  Muhammed  (s.a.v.)  Kendisine  vahyedilenden  bir şey gizledi. Muhakkak ki yalan söylemiştir. Çünkü Allah: "Ey peygamber! Rabbin'den sana indirileni tebliğ et..." (18) Eğer tebliğ yapmazsan peygamberlik görevini yerine, getirmemiş olursun.

Yine  bu  ayetin  tefsirinde,  îbni  Kesir,  îbni  Abbas'tan  nakille  der  ki:  "Yani  sana indirilenden   bir   ayet   dahi   gizlersen,   peygamberlik   vazifesini   yerine   getirmiş olmazsın."

"....  Sana  da  zikri  (Kur'an'ı)  indirdik  ki,  insanlara  vahyedilenleri  açıklayasın  diye. Umulur ki düşünüp öğüt alırlar." (19)

Ayetin  tefsiriyle  ilgili  olarak  îbni  Kesîr:  "....  însanlara  vahyedilenleri  açıklayasın diye...."  (20)  Rabbinden  sana  verilen  ilim  yani Allah  Rasulü  (s.a.v.),  Ademoğlu'nun efendisi  ve  yaratılanların  en  faziletlisidir.  Allah  tarafından  kendisine  indirilene  tabi olup buna düşkünlüğü sebebiyle vahyi en güzel şekliyle tebliğ ederek mücmel (kapalı) olanı ayrı ayrı tafsil etmiştir, müşkil (zor) olanları da beyan buyurmuştur, demiştir."

Yüce Allah buyurur ki: "Bu kitapta sana her şey için bir açıklama, hidayet ve rahmet kaynağı, müslümanlar için de müjdeci olarak indirdik." (21)

"Bu  kitapta  sana  her  şey  için  bir  açıklama...."  ayetin  tefsirini  îbni  Kesir  Imam Evzaî'den, sünnet olarak nakletmektedir:

"İmam   Şafiî   (r.h.),   er-Risale   adlı   eserinde   Hz.   Peygamber   (s.a.v.)'in,   Allah'ın hidayetine  tabi  olduğuna  ve  ona  sımsıkı  sarıldığına  kendisinin  de  şahitlik  ettiğini söylüyor. Aynı zamanda şöyle buyuruyor:

"İşte sana da ey Muhammed! Emrimizden bir ruh (Kur'an)'ı böyle vahyettik. Önceden sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Fakat biz o kitabı kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle  hidayet  edeceğimiz  bir  nur  kıldık.  Kuşkusuz  sen  de,  bu  kitap  vasıtasıyla, insanları dosdoğru yola iletiyorsun." (2)

İmam  Şafiî  (r.h.),  er-Risale  adlı  eserinde  ele  aldığı  bir  hadiste  Hz.  Peygamber (s.a.v.)'in şöyle buyurduğunu bildiriyor: "Allah Teala'nın emrettiği hiçbir şey yoktur ki,   size   emretmiş   olmayayım,   sakındırdığı   hiçbir   şey   de   yoktur   ki,   sizi   ondan  sakındırmış olmayayım." (23)

Bu hadisinde açıklık getirdiği gibi muhakkak ki Rasülullah (s.a.v.), Allah'ın kendisine göndermiş olduğu risaletini insanlara tamam olarak tebliğ etmiştir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Bugün size dininiz! ikmal ettim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve din olarak da sizin için islam'ı seçtim." (24)

"Hz. Peygamber (s.a.v.), sizi, gecesi gündüzü gibi apaydınlık doğru yol üzere bıraktım. Ondan sapan mutlaka helak olur buyurmaktadır." (25)

Veda haccında Hz. Peygamber (s.a.v.). Ya Rabbi risaletini tebliğ ettim. Ya Rabbi şahid ol!"  (26)  diyerek  elçilik  görevini  yerine getirdiğini  çok  açık  bir  dille  bildirmiştir. Bundan dolayı biliyoruz ki, şeriatımız birdir. Bazılarının sandıkları gibi, zahir ve batın olmak üzere iki ayrı şeriatımız yoktur. Bu konuyu bu küçük risale içerisinde açıklama imkanım yoktur. Çünkü bu konuda ileri sürülen hadisler mevzu, yani uydurmadır.

İmam-ı Şafiî er-Risale isimli kitabında şöyle diyor: "Allah'u Teala'nın hüküm vermeyip de Rasülullah (s.a.v.)'in koyduğu hükümler Allah tarafından konulmuş gibidir." Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

".... Şüphesiz sen de bu Kitap vasıtasiyle insanları dosdoğru yola iletiyorsun." "Hem de  göklerde  ve  yerde  bulunan  her  şeyin  sahibi  olan  Allah'ın  yoluna...  Bilesiniz  ki bütün işler Allah'a varır." (27)

3- ALLAH VE RASULÜNE İTAAT ETMENİN EMRİ VE MUHALEFETTEN SAKINMAK

Yüce Allah buyurur ki: “Allah  ve  Rasulü  bir  şeye  hükmettikleri  zaman,  mü'min  erkek  ve  mü'mine  kadının kendi işlerinde artık başka bir şeyi seçmeye hakları yoktur. Kim Allah'a ve Rasülü'ne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur." (28)

Başka bir ayette de: "Her kim Allah'a ve Peygamber'e itaat ederse, işte böyleleri kıyamet gününde Allah'ın kendilerine  nimet  verdiği,  peygamberler,  sıddîklar,  şehitler  ve  salihlerle  beraber- dirler. Onlar ne güzel arkadaştırlar." (29)

"Kim Rasule itaat ederse, muhakkak Allah'a itaat etmiş olur." (30)

"Ey  müslümanlar!  Peygamberi  kendi  aranızda  çağırmayı,  birbirinizi  çağırmakla  bir tutmayın. Allah, içinizden birbiri arkasına gizlice sıvaşanları elbette bilmektedir. Bu itibarla Allah'ın emrine muhalefet edenler, başlarına bir belanın gelmesinden, yahut acı bir azaba uğramaktan sakınsınlar." (31)

Yüce  Allahın:  "O'nun  emrine  aykırı  davranmaktan  sakınsınlar"  ayetinin  tefsirinde İbni   Kesir,   Allah   Rasülü   (s.a.v.)'nün   emrine,   yoluna,   metoduna,   sünnetine   ve şeriatına aykırı hareket edenler, bundan sakınsın. Zira söz ve ameller, onun sözleri ve amelleriyle  ölçülüp  değerlendirilir.  O'na  uygun  olanlar  kabul  edilir.  O'na  uygun olmayanlar  ise,  söyleyeni  ve  yapanı  her  kim  olursa  olsun,  kendisine  geri  çevrilir. Nitekim   Buhari   ve   Müslim'in   sahihlerinde   ve   başka   eserlerde   de   rivayeti   sabit olduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Her  kim,  bir  amel  işler  de,  o  amel  hakkında  bizim  bir  emrimiz  yoktur  o  amel merduttur (yani geçersizdir)." (32)

Yani   gizli  ya   da   açık   olarak   Allah   Rasülü'nün   şeriatına   aykırı  hareket   edenler, muhalefet etmekten korkmaları ve sakınmaları gerekir.

"Fitne ve bela gelmesinden" yani; kalplerde küfür, nifak ve bid'at gibi.

"Elemli   bir   azap   isabet   etmesinden"   ise,   dünya   hayatında   öldürme,   had   cezası uygulanması veya hapis vb. şekilde bir fitnenin gelmesinden sakınsınlar.

"Başlarına  fitne  ve  bela  gelmesinden  veya  çok  elemli  bir  azab  isabet  etmesinden sakınsınlar" ayeti hakkında îmam Kurtubî, Allah'ın emrine aykırı davranmalarından dolayı, Allah    onlara   gereken cezayı   verecektir." 

Buradaki  "fitne"  öldürme anlamındadır, îbni Abbas ve daha başkalarının da dedikleri gibi Rasülullah'ın emrine muhalefet etmelerinden' dolayı kalpleri mühürlenmiştir.

İmam Şatibî, "el-İ'tisam" adlı kitabının (1/132) de şöyle zikretmektedir:

"Zübeyr ibn Bekkar dediki, Malik b. Enes (r.)'in şöyle dediğini işittim: "Bir adam ona gelerek, ey Ebu Abdullah! Hac yapmak için ihrama nereden gireyim, der. Malik:

"Rasulullah'ın ihrama girdiği yer olan, zü'1-Huleyfe'den gir" der. Adam, "Ben Mescid-i  Nebevi'deki,  Rasülullah'ın  kabrinin  bulunduğu yerden  ihrama girmek  istiyorum" der. Malik (r.a.), "Sakın bunu yapma. Çünkü basına bir bela gelmesinden korkarım" der. Adam: "Ne fitnesiymiş bu? Ben sadece Rasülullah'ın ihrama girdiği yerden, bir kaç  mil  geriden  ihrama  girmek  istiyorum"  der.  Bunun  üzerine Malik  b.  Enes  (r.a.), "Rasülullah'ın kısaltarak faziletlendirdiği mesafeyi, başka birinin gelip uzatmasından daha büyük bir fitne olabilir mi? Ben Yüce Allah'ın bir ayetinde şöyle buyurduğunu duydum:  "Bu   itibarla   Allah'ın   emrine   muhalefet   edenler,   başlarına   bir   belanın gelmesinden, yahut acı bir azaba uğramaktan sakınsınlar."

Daha sonra îmam Şatibî sözüne devamla der ki: "îmam Malik'in (Allah ona rahmet eylesin) bu fitneyi ayetin tefsiri olarak zikrettikten sonra zira onlar bid'at ehli, Allah'ın kitabında,  Rasülullah  (s.a.v.)'in  sünnetinde  zikredilenlere  göre  değil  de,  akıllarının kendilerine çizmiş olduğu yoldan giderler."

Bu duruma benzer bir olay da îbni Mes'ud (r.)'dan, îbni Vaddah rivayet etmiştir, îbni Mes'ud der ki: "Sizler, Rasülullah'ın yoluna değil de başka yolu doğru kabul ediyor ve sapıklık  günahına  sımsıkı  sarılıyorsunuz?"  Sözlerini  bir  gün  çevresinde  topladığı topluluğa  vaaz eden  bir  adamın  yanından  geçerken, bu  adamın  söylediklerine  körü körüne uyan topluluğa söylemiştir. Adam etrafında topladığı topluluğa şöyle diyordu: "İçinizden  kim  şu  kadar  şu  kadar 'Sübhanallah'  derse  Allah  ona  acır,  rahmet  eder. îçinizden kim şu kadar 'Elhamdülillah' derse, Allah ona acır ve rahmet eder." (33)

Muhakkak Rasülullah (s.a.v.): "Kim bana itaat ederse cennete girer. Her kim de bana karşı çıkarsa imtina etmiş olur, cennete giremez" diye buyurmuştur. (34)

Yine Rasulullah (s.a.v.): "îçinizden  hiç  birinizin koltuğuna  yaslanmış bir vaziyetteyken  benim  emir  ve  nehiylerimden  biri  ulaştığında  başkasını  bilmem,  biz Allah'ın kitabında gördüğümüze uyarız, dediğinizi sakın görmeyeyim" diye buyurdu. (35)

4- RASÜLULLAH (S.A.V.)'İN SÜNNETİNE TABÎ OLMANIN FARZİYETİ (36)

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Evlerinizde  okunan  Allah'ın  ayetlerini  ve  hikmetini  hatırlayın.  Allah  şüphesiz  lütuf sahibidir. Her şeyden haberdardır." (37)

"Allah,  kendilerine  içlerinden  ayetlerini  onlara  okuyan,  onları  maddî  ve  manevî pisliklerden          temizleyen        ve            onlara   kitap    ve        hikmeti öğreten bir        peygamber göndermekle  mü'minlere  şüphesiz  büyük  lütufta  bulunmuştur.  Oysa  önceden  onlar apaçık bir sapıklık içinde bulunuyorlardı." (38)

îmam Şafiî er-Risale adlı eserinde, bu ayet-i kerîmelerde Yüce Allah, kitap ve hikmeti zikretmektedir. Kitaptan gaye, Kur'an-ı Kerîm'dir. Kur'an ilmini bilen ilim ehlinden işittiğime   göre   hikmet;   Rasülullah   (s.a.v.)'m   sünnetidir.   Buradaki   konumuzda söylenene  en  yakındır.  Doğrusunu  ise  Allah  bilir  demiştir.  Zira  Kur'an-ı  Kerîm  bir zikirdir.  Hikmetse  Kur'an'a  tabi  kılınmıştır.  Yüce  Allah  kitab  ve  hikmeti  öğretmekle kullarına  verdiği  nimeti  hatırlatmaktadır.  Bu  husus,  dikkat  edilirse  hikmet  Allah Rasülü'nün  sünnetinin  dışında  başka  bir  şey  değildir.  Dolayısıyla  bundan  başka  bir şey söylemek doğru değildir. Diğer taraftan Allah Rasülü'ne itaati farz kılmıştır. Aynı zamanda insanların Hz. Peygamber (s.a.v.)'e tabi olmalarının farziyetini açıklamıştır. Ancak Allah'ın kitabı, sonra da Rasülullah'ın sünneti farzdır gibi bir söz söylemek asla caiz değildir.

Allah'ın  kitabında  ve  Rasulü'nün  sünnetinde  yer  alan  hükümlerin  dışında  herhangi bir söze farz demek doğru değildir. Şurası açıktır ki, Rasülullah (a.s.)'ın sünneti, hem "Amm"  (umumiliği)  ve  Hass"ı  (hususiliği)  delillerle  açıklamıştır.  Sonra  Allah  Teala hikmeti kitabıyla birlikte anmış ve birbirine tabi kılmıştır. Takdir edilir ki, Allah bu hususiyyeti Rasülü'nden başka hiçbir yarattığına vermemiştir.

Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: "Şunu kesinlikle biliniz ki, bana Kur'an-ı Kerîm ve O'nun bir misli verilmiştir. Karnı tok bir hale rahat koltuğuna oturarak şu Kur'an'a sarılınız, onda helal olarak ne görmüşseniz, onu helal kabul ediniz, neyi de haram görmüşseniz,  onu  da  haram  kılınız"  diyecek  bazı  kimseler  gelmek  üzeredir. Şüphesiz  ki,  Allah  Rasülü'nün  haram  ettiği,  Allah (c.c.)'ın  haram  ettiği  şey  gibidir." (39)

Rasülullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:

"Size  iki  şey  bıraktım  ki,  onlara  tutundukça  asla  sapıtmayacaksınız,  Allah'ın  kitabı Kur'an ve Rasülü'nün sünnetidir." (40)

Hz.  Ömer  (r.a.)  bir  gün  Tevrat'tan  bazı  nüshalarla,  Allah  Rasülü'nün  huzuruna gelerek dedi ki: "Ey Allah'ın Rasülü! îşte bunlar Tevrat'tan bazı nüshalar, oysa buna sükut  etti.  Ömer  bu  nüshaları  okumaya  başladı.  Buna  karşı  Allah  Rasülü'nün  yüzü kızarıyordu. Ebu  Bekir  (r.a.),  bu  sırada  Ömer'e  dedi  ki:  "Annesiz  kalası herif!  Allah Rasülü'nün  yüz  ifadelerini  görmez  misin?  Ömer  Allah Rasülü'nün  o  halini  görünce şöyle dedi: "Allah ve Rasulü'nün gazabından Allah'a sığınırım. Rab olarak Allah'ı, din olarak  islam'ı  ve Nebi  olarak  da  Muhammed  (s.a.v.)'e  razı  olduk."  Bunun  üzerine Allah  Rasülü  (s.a.v.)  nefsimi  elinde  tutan  Allah'a  yemin  ederim ki,  eğer  Musa  (a.s.) çıka gelseydi ve beni bırakıp da ona tabi olsaydınız, doğru yoldan sapıtmış olurdunuz. Eğer o hayatta olup benim peygamberliğime ulaşsaydı bana tabi olurdu." (41) (*)

(*) Diğer taraftan bu konuyla ilgili aşağıdaki hadisleri buraya koymayı faydalı buluyorum."Bir kavme ne oluyor ki, benim yaptığım şeyden kaçınıyorlar. Allah'a yemin olsun ki ben Allah'ı onlardan daha çok tanıyorum ve daha çok korkuyorum."

İmam Şafiî; Rasülullah (s.a.v.)'in, Allah'ın kitabıyla birlikte koyduğu hükümlerin yanı sıra Allah'ın kitabında nass halinde bulunmayan hükümler de koymuştur. Rasülullah (s.a.v.) ne hüküm koymuşsa, Allah bizi o hükme tabi olmak ve itaat etmekle mükellef kıldı. Rasülullah (s.a.v.)'e tabi olmamayı hiç bir mazeret bile kabul edilmeksizin (42) günah  ve  kötülük olarak kabul  etmiştir. Allah    Teala  kullarının  Rasülü'nün sünnetinden  ayrılmaları için  hiç  bir  yol  bırakmamıştır"  diyor. Imam  Şafiî  bir  başka güzel   ifadesinde   (Allah   ondan  razı  olsun) şöyle diyor: "Allah'ın kitabındaki hükümlerle,  Rasülullah  (s.a.v.)'ın  sünnetindeki     hükümler  ihtilaf    etmezler (çatışmazlar).  Bilakis  bütün  hallerde  beraberdirler.  Kim  Allah  Rasülü'nden  alırsa muhakkak ki Allah'tan almıştır. Çünkü Allah Rasülü'ne itaati farz kıldı. Yine dedi ki; "Kim Rasülullah (s.a.v.)'den doğruluğu sabit bir söz işitirse onu başkasına öğretmesi gerekir."  Bundan  da  anlaşılan  mana  mezhep  sahibine,  sahih  hadis  delil  olduğu zaman, hadisle amel etmeyi terketmesi caiz olmaz. Ancak şu kadarım söyleyebiliriz ki, sünnet  hakkında  cehalete  düşer  ve  sırf  o  sünneti  bilmediği  için  aykırı  bir  görüş söyleyebilir veya tevil edebilir."

İmam  Şafiî:  "Allah  Rasulü  (s.a.v.)'in  sünneti  Kur'an-ı  Kerîm'le  beraber  iki  yönde anlaşılabilir" dedi. Bundan ilki:

"Kur'an-ı Kerîm'in nassı, Rasulullah (s.a.v.) Allah (c.c.)'in indirdiği vahye aynen tabi olmuştur, îkincisiyse; Kur'an-ı .Kerim'deki ayetlerin muradını Allah'dan gelen vahiy olarak beyan etmiş ve nasıl farz kılındığım da açıklamıştır. Amm ve Hass bakımından kulların   ne   şekilde   amel   edeceklerini,   bunu   ne   şekilde   anlamaları   gerektiğini bildirmiştir. Bu iki hususta Rasulullah (s.a.v.) Allah'ın kitabına tabi oluyordu. (*)

(*)  Nebi  (s.a.v.)'in  sünnetinin  dindeki  yeri  reddedilmez  değerdedir.  Çünkü  vahiy  ürünüdür.  Allah hakkında   hüküm   vermeyip   de,   Rasulullah'ın   verdiği   hükümler,   Allah   tarafından   verilmiş hükümlerle  aynı  kabul  edilir.  Müslüman  olarak  bilmeliyiz  ki,  Rasülullah(s.a.v.)'in  Kur'an'a  ilişkin açıklamaları ve Kur'an'ın pratik hayatta yaşanır hale getirilmesi demek olan sünnetin Asr-ı Saadet (saadet  asrı)'nda  olduğu  kadar  bizim  toplumumuz  için  de  geçerli  olduğunu  kabul  etmek  şer'î  bir zorunluluktur.  Kur'an'ı,  kendisine  indirilen  Rasulullah  (s.'a.v.)'den  daha  iyi  anladığını  iddia  eden yalnızca yalancıdır. Kur'an adına hareket ettiğini iddia ederek sünneti reddedenler, kesinlikle samimi   değillerdir.   Allame   imam   Şevkanî'nin   deyimiyle   Sünneti   Mutahhara'nın   ahkam   koyması konusundaki  hüccet  oluşunun  kesinliğine  rağmen  onun  İslam  hukukundaki  yerine  karşı  çıkanlar ancak İslam'dan nasibi olmayanlardır." (İmam Şevkanî, İrşadu'l-Fuhul, s. 29)

Çünkü sünnetin reddini ifade eden Kur'an'da tek bir ayet bile bulunamaz. Oysaki sünnete uymayı emreden  pek  çok  ayet  mevcuttur.  Yüce  Allah  şöyle  buyurmaktadır:  "Sana  kitabı  indirdik  ki, hakkında ihtilafa düştükleri şeyi onlara açıklayasın diye." (Nahl: 64)

"O peygamber hevasından konuşmaz. Onun konuşması ancak bildirilen bir vahiydir." (Necm: 3-4) Abdullah  b.  Amr  şöyle  der:  "Rasulullah  (s.a.v.)'dan  duyduğum  her  şeyi  ezberlemek  maksadıyla yazıyordum. Kureyş beni bundan nehyetti ve "Rasülullah kızgınlık ve sükunet halinde konuşan bir insan iken ondan duyduğun her şeyi nasıl yazarsın? dediler. Bunun üzerine yazmaktan vazgeçtim. Sonra durumu Rasulullah'a anlattım. Eliyle ağzını işaret ederek; Yaz canım (nefsim) kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, burada haktan başka bir şey çıkmaz" buyurdu. (Ebu Davud; 2/343)

"Kim Rasule itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur." (Nisa: 80)

Sünnet  inkarcılarının  durumu,  Kur'an-ı  Kerîm'de  haber  verilen  Allah  ile  peygamberinin  arasını ayırmak  isteyenlerin  durumu  gibi apaçık  bir  küfrü  hatırlatmaktadır.  Yüce  Allah  onlar  için  şöyle buyuruyor:

"Onlar  ki,  Allah'ı  ve  elçilerini  inkar  ederler.  Allah  ile  elçilerinin  arasını  ayırmak  isterler,  kimine inanırız,  kimini  de  inkar  ederiz derler.  Bu  ikisinin  arasında  bir  yol  tutmak  isterler.  İşte  onlar kafirlerin ta kendileridir. Biz de kafirlere alçaltıcı bir azab hazırlamışızdır." (Nisa: 150-151)

Kur'an'a iman etmek kişiyi, "La ilahe illallah" tevhidinin, Rasulullah'ın sünnetine inanmak ise kişiyi, "Muhammedün   Rasülullah"   şehadetini   tahkike   götürür.   Zaten   "Muhammedün   Rasülullah", şehadetinin   manası,    Rasulullah'ın    emirlerine    itaat    etmek,    haber    verdiği    hususlarda,    onu doğrulamak,  onun  nehyettiği  kötülüklerden  kaçınmak  ve  istenildiği  şekilde  Allah  (c.c.)'a  ibadet etmektir. Her kim; "Ben sünnetin amele taalluk eden yönünden başkasına inanmam" diyorsa, işte onun durumu. Yüce Allah'ın şu hükmünün içine girer:

"Yoksa  siz  kitabın  bir  kısmına  inanıp,  bir  kısmını  inkar  mı  ediyorsunuz?  Sizden  bunu  yapanın cezası,  dünya  hayatında  rezil  olmaktan  başka  nedir?  Kıyamet  gününde  de  azabın  en  şiddetlisine itilirler." (Bakara: 85)

Kim  "Ben  Kur'an'dan  başka  bir  şeye  ne  inanır,  ne  de  amel  ederim"  derse,  bu  kimse  tıpkı  şöyle konuşan   kişiye   benzer:  "Ben   Allah'tan   başka   ilah   bulunmadığına   şehadet   ederim.   Fakat Muhammed'in  onun  Rasülü  olduğuna  şehadet  etmem" manasına  gelir  ki,  böyle  bir  şehadetin  de geçersizliğinde asla bir kuşku yoktur. Yüce Allah'ı seviyorsanız, bana uyun! Ki Allah da sizi şevsin ve günahlarınızı bağışlasın." (Al-i îmran: 31)

Ne zaman ki İslam ümmeti; peygambere uyma, ona itaat etme, emirlerine boyun eğme ve teslim olma gibi  hususlarda  tam  bir bozgunluk  sürecine  girmiş oldukları  halde,  yine  de  Rasülullah'ı  sevdiklerini ileri sürmüş iseler de, işte bu iddia, tevhidi olmayan his, vicdan, Kur'an ve sünnet açısından batıl ve yalan bir  iddiadır.  Bunun  aksini  iddia  eden  varsa  delilini  getirsin.  Neticeden  her  şeyin içyüzünün ortaya çıktığını görecektir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Hayır, Rabbine andolsun ki, onlar aralannda ihtilafa düştükleri zaman, içlerinde bir burukluk duymadan verdiğin hükme gönül hoşluğuyla razı olup tam anlamıyla teslim olmadıkça iman etmiş olamazlar." (Nisa: 65)    Mütercim

5- İHTİLAFLARI ALLAH VE RASULÜNE GÖTÜRMENİN FARZ OLDUĞU HAKKINDAKİ EMİR

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

“Allah  ve  Rasulü,  bir  şeye  kükmettikleri  zaman,  mümin  erkek  ve  mümine  kadının kendi  işlerinde  artık  başka  bir  şeyi  seçmeye  hakları  yoktur.  Kim  Allah  ve  Rasulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur." (43)

Müfessir İbn Kesir; "Bu ayet-i kerîme genel olarak tüm meseleleri içine alır. Şöyleki, Allah  ve  Rasülü  bir  şey  hakkında  hükmettiği  zaman  hiçbir  kimsenin  ona  muhalefet etmesi, hiçbir görüşü ve sözü Allah ve Rasülü'nün emrinin önüne geçirmesi mümkün değildir" dedi. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Ey  iman  edenler!  Allah'a  itaat  edin.  Peygamberede  itaat  edin.  Sizden  olan  emir sahiplerine  de.  Eğer  Allah'a  ve  ahiret  gününe  inanıyorsanız  herhangi  bir  hususta anlaşmazlığa  düşerseniz,  onu  Allah'a  ve  Rasulü'ne  götürünüz.  Bu  hem  daha  hayırlı, hem de sonuç itibariyle daha güzeldir." (44)

İbni Kesir -Allah kendisinden razı olsun-, bu ayetin tefsirinde der ki:

"Allah Teala'ya itaat ediniz, yani Allah'ın kitabına uyunuz. Ve Rasulü'ne itaat ediniz. Rasulullah'ın sünnetinden alınız. Sizden olan emir sahiplerine itaat ediniz. Yani Al- lah'a  isyan  olmadıkça,  Allah  ve  Rasulü'ne  itaat  ettikleri  müddetçe  emirlerine  itaat ediniz."

Sahih  bir  hadiste  geldiği  üzere,  "İtaat  ancak  maruftadır".  (45)  Çünkü  "Allah'a  isyan konusunda yaratılmışa itaat yoktur" gerçeği açık bir şekilde ifade eder.

"Eğer  bir  hususta  anlaşmazlığa  düşerseniz,  onu  Allah'a  ve  Rasulü'ne  götürün"  ayeti hakkında  seleften  Mücahid  ve  başkaları şöyle  diyor:  Yüce  Allah  bu  emri,  insanlara, dinin usul ve füru meselelerinde ihtilaf ettikleri zaman, ihtilaflarını, işte bu Allah'ın emri olan kitap ve sünnetle halletmelidirler. Allah'ın buyurduğu gibi: "De ki, ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek ancak Allah'a mahsustur." (46)

Kim  bir  işin  doğruluğuna,  kitap  ve  sünnetten  delil  getirerek  hükmederse  işte  bu haktır. Haktan sonra ancak sapıklık vardır. Bunun için Yüce Allah şöyle buyurur:

"Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız", yani aranızda çekişmiş olduğunuz meselelerde  bilgisizliğinizi,  düşmanlığınızı  bırakarak  o  meselede  Allah'ın  kitabı  ve Rasülullah'ın   sünnetiyle   muhakeme   edin.   "Allah'a   ve   ahiret   gününe   gerçekten inanıyorsanız". Bu ayet-i kerîmenin, bunun üzerine delil olmasıyla, her kim ki, ihtilaf anında   kitap   ve   sünnetle   hükmetmezse   ya   da   ihtilaflarını   kitap   ve   sünnete götürmezse, o Allah'a va ahiret gününe inanmıyor demektir. "Bu, hem hayırlı", yani Allah'ın  kitabı  ve  Rasulü'nün  sünnetiyle  hükmetmek  ihtilafı  bu  ikisine  götürmeniz, sizin  için  hayırlıdır.  "Ve  netice  bakımından  daha  güzeldir."  Sonuç  olarak  kazanç bakımından daha güzeldir.

İmam Şafiî -Allah ondan razı olsun- er-Risale adlı eserinde şöyle diyor: "Rasulullah (s.a.v.)'in vefatından sonra, üzerinde ihtilafa düşülen meselelerde, Allah'ın hükmüne(47) (*) ve Rasulü'nün hükmüne götürülür.

Eğer ihtilaf ettiklerinde hükmetmek için ikisinden  de  nass  yoksa,  o  zaman  kitap  ve  sünnetten  o  mesele  için  sahih  kıyasa başvurulur.  -Allah  ona  rahmet  etsin-  îmam  Şafiî  der  ki:  "Kıyas;  kitap  ve  sünnetten gelen haberin ittifakı üzerine olan delilleri almaktır. Bu iki ilmi öğrenmek de farzdır" dedi. Devamla îmam Şafiî der ki: "Şimdi Rasulullah'ın söylediği sözü, işiten kimsenin hadisin  genelini  alarak  taki  açıklayıcı  delil  bulununcaya  kadar,  onunla  amel  etmesi gerekir." Kısaca müslüman için gerekli olan hadisin umum manasıyla amel etmesidir. Aksine   açık   delil   bulununcaya   kadar,   bu   durum   sahabilerin   çoğunda   meydana gelmiştir.  Allah    onlardan           razı       olsun.   Hz.            Peygamber       (s.a.v.)'den       bir        hadis duyduklarında  kendi  görüş  ve  hükümlerini  terkediyorlardı.  Hatta  halife  bile  olsa, vermiş olduğu hükmü bırakıp hadisin hükmüne göre amel ediyorlardı, îşte Hz. Ömer (r.a.)  her  parmağın  diyetine  ilişkin  hüküm  verince,  muhalefetten  Amr  b.  Hazmın mektubunda, Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: "Şuradan itibaren her parmak için, on deve diyet vardır." (48) Amir b. Hazm'ın mektubunda bulunan hadisi sahabe (r.a.)  duydukları  zaman,  Hz.  Ömer'in  hükmünü  bırakıp  hadisin  hükmüyle  amel ettiler,  îmam  Şafiî  bu  hadisle  ilgili  olarak  er-Risale  adlı  kitabında,  delil  olarak  bu hadisi göstererek (s: 423)

(*)  Şeyh  Abdülaziz  bin  Abdullah  bin  Baz  "Sünnete  Göre  Amelin  Vacibi,  Onu  inkar  Küfürdür"  isimli kitabında  şöyle  zikretmiştir.  ".....  sünnet  delil  olmasaydı  veya  onun  tümü  muhafaza  edilmeseydi, insanların  Rasulullah'a itaat  etmeleri  ve  ihtilafa  düştükleri  mevzuları Kur'an ve  Sünnet'e başvurarak halletmeleri  mümkün  olur  muydu?  Sünnetin  delil  olmadığını  veya  tümünün  muhafaza  edilmediğini ileri sürenlere göre, Allah kullarını mevcud olmayan bir şeye havale etmiş olur. Bu düşünce ve inanış en büyük  batıl;  Allah'a  karşı işlenen en büyük  küfür  ve  O'na  duyulan  en  kötü  zandır.  ,48)  el-Hakim Müstedrekte rivayet etmiştir. er-Risale sh.: 423'de muhaddis allame Ahmed Şakir'in tahricine bakiniz. bu hadis-i şerifte, iki delalet bulunmaktadır.

a) Haberin kabulü yani (haberi ahad veya vahid),

b)  Hadis-i  şerif  sabit  olunca  derhal  kabul  etmektir.  Kaldı  ki,  kabul  etmedikleri haberin misliyle imamlar bile amel etmemiş olsa, durum değişmez. Yine burada açık bir şekilde görüyoruz ki, bir imam, bir işi yaptıktan sonra, Hz. Peygamber (s.a.v.)'den bildirilen habere aykırı ortaya çıkarsa, bu haberden dolayı yapılan iş derhal terkedilir. Rasulullah  (s.a.v.)'ın  hadisi,  kendisinden  sonra,  bir kimsenin  ameliyle  değil,  bizzat kendisi  sabit  olur.  Ne  muhacirden  ne  de  Ensar'dan  hiçbir  sahabe  ve  daha  sonra  o dönemde islam'ı kabul  etmiş olan  müslümanlardan  hiçbirisi  Hz. Ömer  için,  bu  fiile aykırı  amelini  sürdürdü,  diye  bir  rivayette  bulunmadılar. Ayrıca  yanındaki  bilginin hadis-i şerife aykırı olup olmadığını söyleyen de çıkmadı. Aksine sahabe-i kiramdan, hepsi  üzerlerine  düşen vecibeyi  yerine  getirerek  Rasulullah'tan  gelmiş  hadis-i  şerifi kabul ettiler. Buna aykırı olan her şeyden de vazgeçtiler. Eğer Hz. Ömer'e, bu hadis zamanında ulaşsaydı, şüphesiz o da derhal bununla amel ederdi. Nitekim biliyoruz ki, Allah Teala'dan korku, Rasulullah (s.a.v.)'e tabi olmak ve vacibi  eda etmekle hadise aykırı  her  türlü  amel  terkedilmiştir.  Hiç  kimse  Rasulullah  (s.a.v.)'ın zıddına  amele girişmez.  Çünkü  Allah  Teala'ya  itaat  Rasulü'nün  emirlerine  tabi  olmakla  yerine getirilebilir.  Bir  adam  îmam Şafiî'ye şöyle  sordu:  "Hz.  Ömer'in,  Allah  Rasulü'nden geldiği  sabit  olan  haberi,  işittikten  sonra,  yaptığı  amelden  vazgeçtiğini  misallerle açıklayabilir misiniz?"

İmam Şafiî de cevap olarak: "Bu zikrettiğimiz delil olmuyor mu?" dedi. Dedi ki: "Evet ama, söyledikleriniz, yalnız şu iki hususu delillendirmektedir:

a)   Sünnetin bulunmadığı yerde, içtihadla amel etmenin caiz oluşu.

b)  Sünnet sabit olunca, nefsi amelin zaruri olarak terketmek, sünnete aykırı olan ameli,  terketmekse  farzdır.  Sünnetin  iptaliyse  ancak daha  sonra  sahih  şekilde rivayet   olunan   bir   hadisle   sabit   olabilir.   Elbetteki   aykırı   olan   haberin   zayıf olmaması da şarttır. (49) Dedim ki:

İmam Şafiî..... Hz. Ömer b. Hattab şöyle diyordu: Diyet, Akile'ye düşer. Akile; (suçu işleyen yani diyeti ödemekle yükümlü olan taraf anlamındadır.)

"Kadın, kocasına ait diyetten hiçbir hakka sahip değildir."

Ancak  Dahhak  b.  Süfyan,  Hz.  Peygamber  (s.a.v.)'in  kendisine,  Eşyem  ed-Dıbabî'nin diyetine  karısının  da  mirasçı  kılınması  diye  yazdığını söyleyince,  Ömer  b.  Hattab kendi görüşünden döndü. (50)

Bundan  sonra  soru  sorana  îmam  Şafiî,  Tavus  hadisini  zikretti.  Hz.  Ömer  dedi  ki, Cenin konusunda Nebî (s.a.v.)'den bir hüküm işiteniniz var mı? Bunun üzerine, Haml b.  Malik  b.  Nabiğa  kalktı  ve  dedi  ki,  benim  muzır  iki  komşum  vardı.  Birisi  eline geçirdiği  çadır  sopasıyla  diğerine  vurmuş,  böylece  de  cenin  ölü  olarak  doğmuştu. Peygamber (s.a.v.), bunun için bir köle azad etmeye hükmetmişti, deyince, Hz. Ömer dedi ki: "Eğer ben bunu işitmemiş olsaydım, başka bir şekilde hüküm verirdim. Başka alimler   de,   neredeyse   bu   gibi   çok   önemli   bir   konuda,   biz   de   kendi   reyimizle hükmedecektik, dediğini rivayet etmiştir. (51)

İmam Şafiî dedi ki, bundan da anlaşılıyor ki, Hz. Ömer hadis-i şerifi duyar duymaz kendi  rey  ve  ictihadından  vazgeçmiş,  gerek  Dahhak'ın  hadisinde,  gerekse  Ceninle ilgili hadiste açıklık getirilen hükme tabi olmuştur. Böylece nefsi ameli terketmiştir. Hatta Cenin ile ilgili hadisi işittikten sonra dedi ki, "Eğer biz bunu işitmemiş olsaydık, başka   bir   şekilde   hüküm   verirdik"   diyerek   meseleyi   açıklamıştır.   îmam   Şafiî, Rasülullah  (s.a.v.)'ın  sünnetinde Cenin  karşılığı  olarak  yüz  deve  fidye  verilmesi sabittir. Cenin   durumuna   gelince, sağ  ise  yüz deve  verilir. Ölüyse,  fidye gerekmemektedir. Yine de her şeyi Allah bilir.

Hz.  Ömer'e  Hz.  Peygamber  (s.a.v.)'in  hükmü  ulaşır  ulaşmaz,  hemen  tabi  olmuştur. Rasulullah     (s.a.v.) ittibadan            başka   kendi    nefsinin lehinde bir        davranışta bulunmamıştır. Daha önce Allah Rasulü'nden bir şey işitmediği için içtihadıyla amel etmiş, ancak  sünnetin  kendi  ameline  aykırı  olduğunu  öğrenince  hemen  Rasulün hükmüne  tabi  olarak  kendi  görüşünü  bırakmıştır.  O  her şey  için  de  aynı  usüle  tabi olurdu.

İnsanlar  da  bu  konuda  aynı  şeylerle  yükümlüdürler.  Allame  Ahmed  Şakir  de  şöyle der:  "İmam  Şafiî,  "îhtilafu'l-Hadis"  adlı kitabında  Haml  b. Malik'in  ve  Dahhak'ın hadisine işaretle şöyle dedi (s. 20-21): "Eğer, haber veren verdiği haberinde doğru ise, haberi  vahidin  kabulü  için  bütün  bunlar delil  olur.  Şayet  birisinin  haberi  vahidi hemen reddetmesi caiz olsaydı bunu bizzat Hz. Ömer b. Hattab'ın da Dahhak'a şöyle demesi  caiz  olurdu.  "Senki Necid  ehlindensin.  Haml  b.  Malik'e  de,  Sen  de  Tihame ehlindensin.   Sizler   Allah   Rasulü'nü   çok   az   görüp   arkadaşlık   yaptınız.   Ben  ve yanımdakiler yani muhacir ve ensar ondan ayrılmadık. Bu haber cemaatimizden nasıl gizli kalabilir?" Bilindiği gibi, unutmam ve yanlış yapmam mümkündür. Bilakis Hz. Ömer  (r.a.) kendi  görüşünü  bırakıp,  hakkı  görüp  tabi  olmuştur.  Hatta  kadının kocasının  diyetine  varis  olma  meselesinde kendi  görüşünü terketmiştir.  Fakat  Nebi (s.a.v.)'den  dolayı  bir  şey  işitmediğinden  başka  bir  şekilde  Cenin  hakkında  hüküm vermiştir. Onun görüşü şuydu. Eğer Cenin sağ olursa, yüz deve, ölü olursa hiçbir şey gerektirmez,  yönünde  idi.  Elbette  Yüce  Allah  Nebisi  (s.a.v.)'in lisanıyla,  kendisine kat'î olarak itaatı emretmiş, tüm insanları Allah'a ibadet etmeye çağırmıştır. Kimse, nasıl,  niçin  gibi  sorularla girişimde  bulunamaz.  Rasulullah'tan  gelen  haber üzerine kimse görüş söyleyemez. Ravi tek de olsa, onu doğru olarak tanıyan bilen kimse bu ravinin haberini reddetmek ona düşmez. Allah Teala şöyle buyurmaktadır:

"Fakat, hayır Rabbine yemin olsun ki, onlar aralarındaki şeyler hakkında seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyet göstermedikçe iman etmiş olamazlar." (52)

îmam  îbni  Kesir  (r.h.)  der  ki:  "Allah  Teala  yüce.  zatına  yemin  ederek  kişi  tüm işlerinde Allah Rasulü'nü hakem tayin etmediği müddetçe iman etmiş olamayacağını, çünkü  o  peygamberin  vermiş  olduğu  hüküm  ister  gizli  olsun,  ister  açık  olsun  her zaman bağlanması  gereken  bir  farz  ve  hak  olduğunu  kimsenin  böyle  bir  hakka  ve farza   uymamazlık   etmemesi   gerektiğini   bildirerek  şöyle   buyuruyor:   "Sonra   da verdiğin  hükümden  dolayı  içlerinde  hiçbir  sıkıntı  duymadan  ona  tam  bir  teslimiyet göstermedikçe iman etmiş olamazlar." Yani seni hakem olarak tayin ettikleri zaman kesinlikle ve içtenlikle iman ve itaat ederler, hakemlik yaptığın konuda hiçbir zaman kendi nefislerinde bir sıkıntı duymayacaklardır. Onun hükmünü açık ya da gizli olsun eleştirmeyeceklerdir.  Herhangi   bir   engel   ve   savunmaya   başvurmaksızın   tam   bir teslimiyetle verdiğin hükmü kabullenip teslim olacaklardır. Nitekim bir hadiste şöyle varid olmuştur:

"Varlığım   elinde   olan   Allah'a   yemin   olsun   ki,   sizden   herhangi   biriniz   benim getirdiğime heva ve isteklerini uydurmadıkça mü'min olamaz." (53) Burada bilmeliyiz ki, delilleri olmaksızın ancak mezheplerine muhalif olduğu için Rasulullah (s.a.v.)'ın hadisleriyle   amel   etmeyi   kabul   etmediğinden   dolayı  da   mezhep   mutaassıpçısını büyük  bir  sevaptan  uzaklaştırmış  olur.  İmam  veya  mezhep  Rasulullah  (s.a.v.)'ın sünnetinde hataya düşebilir. Yahut sünnet üzerine hakim mezhep olur mu? Bununla beraber  vacib  olan  mezhebin  üzerine  sünnetin  hakim  olmasıdır.  Mezhep  taassubu olanlar  bilmelidirler  ki,  onlar  imamların  sözlerine  bile  muhalefet  etmektedirler. Bunun  için  İmam  Şafiî  er-Risalesi'nden  şöyle  diyor:  "Bu  tür  taklit,  gaflet  doğurur. Allah Teala, bize hem de onlara mağfiret etsin. Yine şöyle diyor:

"Kişi,  sünnet  hakkında  bilgisziliğe  düşerek  sünnet  hakkında  aykırı  bir  görüş  söyler. Bu da sünnete muhalefet ettiği manasına gelmez. Kaza en ihmallikle hata yapıp tevil eder.  îmam  Şafiî,  Allah  ona  rahmet  etsin,  o  şöyle  diyor:  "Biz  tüm  sünenleri  bilen hiçbir   kimseyi   tanımıyoruz.   Ama   bu   durum   sünnetin   vasfında   hiçbir   şeyi   alıp götürmez.  Tüm  alimlerin  sünnet  ilmi  birleşince sünnet  meydana  gelir.  Her  birinin ilmi  ayrı  ayrı  olunca  sünnet  ilminden  de  bir  şey  eksik  demektir.  Ancak  birinde olmayan  bu sünnet,  diğerinde  vardır.  Ayrıca  her  alim  aynı  derecede  ve  ölçüde  bilgi sahibi  değildir.  Kimisi  bazısını  bilmiyorsa  da,  bir  çok ilmî  bünyesinde  toplamıştır. Kimisi  de  diğerine  göre  az  ilim  toplayabilmiştir.  îlmi  az  olan  nice  kimselerin  daha alim olanların yanına gitmesi ilmin bir üst derecede arandığını yani sünnet ilminde daha  alim  olanların  yanında  arandığını  göstermektedir,  ilmi  çok olan  kimse  ise kendileri gibi olanların yanında ilim aramaktadırlar. Esasen annem ve babam yoluna feda  olsun,  Rasulullah  (s.a.v.)'in sünneti  bu  şekilde  bütün  mahiyetiyle  karşımıza çıkmakta  bütünlük  kazanmaktadır.  Kısacası  her  alimin  sünnet  toplamada,  ilimde derece derece farklılaşmaktadır."

Bu söze ek olarak alim, Ahmed Şakir er-Risale'nin 43. sayfasında şöyle diyor: "İmam Şafiî'nin, sünnet ilmiyle ilgili bu tesbiti hiç şüphesiz ince eleyip sık dokumanın ihatalı bir bakışın ve müçtehide has bir sezginin ürünüdür. Bu ince teshiri yaptığı dönemde Sünen mecmuaları henüz meydanda yoktu. Sadece hadis hafızları ve şeyhler ellerinde bulunan rivayetleri yaymakla meşguldüler. Daha sonraları alimler ve hadis hafızları Sünen  kitaplarını  yazmakla  ve  yaymakla  sünnet  ilmine  büyük  hizmet  etmişlerdir, îmam Şafiî'nin talebesi olan ve Hanbelî mezhebinin kurucusu Ahmed b. Hanbel aynı dönemde yazmakla meşgul olduğu ünlü Müsned isimli eseri için şöyle demektedir:

"Bu      kitabı,   yediyüz elli        bin       hadis    arasında           seçip    ayırdederek      hazırladım. Müslümanların ihtilafa düştükleri tüm hadisler için bu esere bakabilirler. Eğer onda bulamazlarsa bilsinler ki, o hadis hüccet değildir. Ancak daha sonra gördü ki, Ahmed b.  Hanbel  bütün  titizliğine  rağmen  birçok  sahih  hadisi  Müsnedine  alamamıştır.

Sahihi Buhari ve Müslim'de yer alan birçok sahih hadisi müsnedde zikredilmemiştir. Sünenleri   hadis    hafızlarının            hazırladığı         diğer    kitapları            hakimin            Müstedreki, Beyhaki'nin  ve  Darimi'nin  eserleri  ve  bunun  gibi  kıymetli  mecmualarda  yer  alan sünnetleri bir araya topladığımız zaman "zanni galiple" denilebilir ki, inşaallah çok az bir  şey  elden  kaçmıştır.  Ve  Süneni  Kübra Beyhaki'nin  ve  Münteka  îbni  Carud'un, Darimi'nin  Süneni,  Taberani'nin  üç  Mu'cemi,  Ebü  Yala'nın  Müsnedi,  Bezzarî'nin eserleri  ve   bunun   gibi   kıymetli   mecmualarda   yer   alan   sünnetleri   bir   araya topladığımız zaman sünenlerin tamamını içine alır. Denilebilir ki, çok az bir şey elden kaçmıştır. Kesinlikle söyleyebiliriz ki, îmam Şafiî şunu kasdetmiştir. Bütün alimlerin ilmi  birleşince sünnet  ilmi meydana  gelir.  Herbirinin  ilmi  ayrı  ayrı  olunca  sünnet ilminden bir şey eksik demektir. Bunun pratikte gerçekleşmesinden önce (Allah onu mükafatlandırsın),   bir   görüş  olarak   söylemiştir.   Allame   Ahmed   Şakir'in   sözünü şeyhimiz  Allame   Muhammed  Nasruddîn   Elbani'ye   sordum:   "O,   "Üstad   Ahmed Şakir'in   zikretmiş   olduğu   hadis   kaynakları   sünnetin  tümünü   kapsamaz.  Çünkü Üstad'ın  zikretmediği  başka  önemli  îbni  Huzeyme'nin  sahihi,  îbni  Hibban'm  sahihi. Musannif  Ebu Şeybe'nin  müsnedi. Musannif  Abdurrezzak  ve  başka  kitaplar  vardır" dedi.

Ben  de  derim  ki:  Ne  zaman  sünnet  sahih  olursa,  mezhep  ya  da  imamın  görüşü terkedilip  sünnet  ile  amel  edilmesi  gerekir,  ihtilaftan  kurtuluşun  yolu  da  budur. İhtilaf   anında   sünnete   bağlılığın   gerekliliği   hakkında   Rasulullah   (s.a.v.)   şöyle buyuruyor:

"Sizin içinizde hayatta kalanlar bir çok ihtilaflar göreceklerdir. Sizin üzerinize düşen benim  sünnetimle  hidayete  nail  olan  Hulefa-i  Raşidîn'in  sünnetinden  ayrılmayınız. Azı  dişlerinizle  ona  sımsıkı  sarılınız.  Din  adına  dinde  olmayan  işlerin  sonradan uydurulmasından sakının, zira dinde her sonradan uydurulan bid'attır. Her bid'atta sapıklıktır. (54)

6- TAKLİT EN TEHLÎKELÎ TARTIŞMALARIN BAŞINDA GELÎR

Allah (c.c.) buyuruyor ki:

“Allah'a  ve  Rasülü'ne  itaat  edin  ve  birbirinizle  çekişmeyin.  aksi  halde  başarısızlığa uğrarsınız  ve  kuvvetiniz  yok  olup  gider.  Sabredîn;  şüphesiz  ki  Allah  sabredenlerle beraberdir." (55)

Allah (c.c.) hezimete uğramanın sebebi olarak çekişmeyi haber vermektedir. Allah'ın kitabı ve Rasulü'nün sünnetiyle hükmettiğimiz zaman çekişme olmayacaktır. Çünkü insanlar      kendi    görüşleri           üzerinde           taassub sahibi            olduklarından   veya     delile bakmaksızın   başkalarını   taklid   ettikleri   zaman   çekişme   meydana   gelmektedir. Bundan   dolayı   sahabe   (Allah   onlardan  razı   olsun)   onlara   baktığımızda   bütün meselelerde  onlar,  yine  kendi  içlerinden  olan  başka  birini  taklid  etmiyorlardı,  îşte onlardan; Ebu Bekir ve Ömer (r.a.)'a bunun gibi dört imam (Allah'ın rahmeti üzerine olsun)  ve  başkaları  kendi  görüşlerinde  taassub göstermeyip,  Rasulullah  (s.a.v.)'in hadisine  kendi  görüşlerini  terkediyorlardı  ve  delillerini  bilmeksizin  başkalarınin  da kendilerini  taklid   etmelerini   men   ediyorlardı.   Gerçek   olan   bir   şey   varki,   onlar insanların  en  hayırlılarıydılar.  Allah  Rasulü  (s.a.v.)'in dediği gibi  "insanların  en hayırlısı benim zamanımda yaşayanlar (sahabe) ve sonrakiler (tabiin) ve ondan sonra gelenler  (tebe-i  tabiin)'dir" demiştir.  (56)  Allah  ve  Rasulü  hüküm  verdiği  zaman kendilerinden ne bir söz söylüyor ne de bir amelde kesinlikle bulunmuyorlardı. Onun sünnetine  azı dişleriyle  sımsıkı bağlanıyorlardı.  Allah  Rasülü'nün  vasiyet  ettiği  gibi:

".... O halde sizler benim sünnetimle hidayete ermiş Raşit ve yol gösterici halifelerin sünnetinden ayrılmayınız. Ona sımsıkı sarılın, azı dişlerinizle tutun, (dinde) sonradan uydurulmuş işlerden sakının. Çünkü dinde sonradan uydurulan her şey bid'attır, her bid'at sapıklıktır." (57)

Şüphesiz; sünnet üzere olmayan bütün amellerin bid'at olduğu bilinen bir gerçektir. Böyle ameli uygulamak büyük bir imam tarafından söylenmiş olsa bile caiz değildir. Bu konuda Şeyhü'l-İslam ibni Teymiye -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- şöyle diyor:

"O  hakkı  ararken  hataya  düşer,  ictihad  ettiğinde  yetersiz  kalırsa  hatasından  dolayı sorulmaz,   ceza   görmez,   ecir   alır.   Bu   ecir   ictihadından   dolayıdır.   Hatası   da affedilmiştir."    Kendilerine      nass            ulaşmadığından gerek   selef,    gerekse            halef alimlerinden   çoğu   içtihad   etmişler,   zayıf   hadisi   sahih;   ayeti   değişik   manada yorumladığından   ya   da   kuvvetli   bulduğu   görüşten   dolayı   bir   takım   söz   ve davranışlarında   farkında   olmadan   bid'ate   düşmüşlerdir.   Kendilerine   ulaşmayan deliller  (nasslar  konusunda),  Rabbinden  gücü  yettiğince  korkarsa;  "Ey  Rabbimiz! Unutmuş  veya  hata  etmişsek  bizi  sorumlu  tutma"  (58)  ayeti  onda  tahakkuk  eder.

"Allah  Teala  (bu  duaya  mukabil  olarak);  "Sorumlu  tutmadım"  buyurmaktadır.  Bu hadis sahihdir. (59) Allah Rasulü'nün sahabesi hiç bir zaman taassub yapmıyordu.

"İhtilaf   durumunda   sahabeyi   kiram   sözlerinin   (hüccet)   delil   olma   hakkındaki görüşünüz  nedir?  Sorusunu  soran  kişiye  cevaben;  İmam  Şafiî  (r.a.):  "Kitap,  sünnet

"icma"  (60)  ve  sahih  kıyasa  uygun  olanlardan  faydalanmak  için  yardım  alınabilir" dedi.  (61)  Er-Risale'de  yine,  zira  nass  mevcut  iken  kıyas  yapılmaz.  Aynı  şekilde sünnetin sonrası (sahabe sözleri) sünnet bulunmayınca hüccet olur, diyor. Devamla; Allah  Rasulü'nden  başka  hiç  kimseye  ilmî  bir  delile  dayanmadan  din  hususunda herhangi   bir   söz   söyleme   hakkı   tanınmamıştır.   îstihsan   (heva   ve   heveslerine kapılarak)   kendisince   güzel   gördüğü   gibi   bir   söz   söyleyemez,   bu   ise   benzeri görülmemiş bir bid'attır demektedir.

Allah Teala şöyle buyuruyor:

"(Ey Müslümanlar!) Peygamberi kendi aranızda çağırmayı, birbirinizi çağırmakla bir tutmaym. Allah, içinizden birbiri arkasına gizlice sıvaşanları elbette bilmektedir. Bu itibarla, Allah'ın emrine muhalefet edenler, başlarina bir belanın gelmesinden, yahut acı bir azaba uğramaktan sakınsınlar." (62)

Mezhebine  muhalif  sahih  delil  bulunmasıyla  beraber  mezheb  taassubunu  devam ettiren kişi, Allah Rasulü'nün çağırmasını, başkasınınkiyle bir tuttuğu, akıllı bir kimse için   apaçık   ortadadır.   Bilakis   mezhebinin   sözünü   Allah   ve   Rasulü'nün   önüne geçirmiştir.

Bunun için Allah'u Teala şöyle buyuruyor:

"Ey  iman  edenler!  Allah'ın  ve  Rasülü'nün  önüne  geçmeyin  (onlardan  önce  bir  şey hakkında hüküm vermeyin) Allah'dan korkun şüphesiz Allah işiten ve bilendir." (63) Bir başka ayetinde;

"Oysa   aralarında   hüküm   vermesi   için   Allah'a   ve   peygamberine   davet   olunan mü'minlerin sözü ise, "işittik ve itaat ettik" demeleridir. İşte kurtuluşa erenlerde bun- lardır."   "Kim   Allah'a,   peygamberine   itaat   eder   ve   ondan   korkar,   sakınırsa   işte kurtuluşa erenler bunlardır." (64)

Bundan  dolayı  selef-i  salihin  (Allah  onlardan  razı  olsun)  Allah  Rasulü  (s.a.v.)'in sünnetine sımsıkı sarılarak sünnete muhalif bütün sözleri reddediyorlardı.

İmamların SÖZLERİ

Muhakkak ki dört imam ve başka hidayet imamları, Allah onlardan razı olsun hadis ne zaman sahih olursa hadisle amel edilmesinin mahiyetinin açıklamışlardır. Buna da kendi  sözleri  açıklık  getirmektedir.  Çünkü  onlar  hiçbir  zaman  hadise  muhalefet etmemişlerdi;   aynı   zaman   taklidden   de   kaçıyorlardı.   îşte   müctehid   imamların, sünnete uymakla sünnetle çelişen görüşlerini terketmekle ilgili görüşleri:

İmam Ebu Hanife (r.a.): Allah ona rahmet etsin, o şöyle diyor: "Hadis sahih olduğu zaman benim mezhebim (görüşüm) odur." (65)

"Nereden aldığımızı bilmedikçe, hiç kimseye bizim görüşümüz ile amel etmesi helal olmaz." (66)

Başka  bir  rivayette  şöyle  demiştir:  "Dayandığım  delili  bilmeden  benim  görüşüm  ile fetva vermek haramdır. Bir rivayette de şu fazlalık vardır. Biz birer insanız, bugün bir söz söyleriz yarın ise ondan vazgeçeriz."

Başka  bir  güzel  sözünde  şöyle  der:  "İçlerinde  hadisle  meşgul  olanlar  bulunduğu müddetçe insanlar kurtuluş içerisindedirler. Ne zaman ilmi, hadisin dışında ararlarsa bozulurlar. Allah'ın diniyle ilgili bir konuda şahsî görüşünüze göre hüküm vermekten sakşnşnşz. SÜNNETE tabi olunuz. Kim sünnetten ayrılırsa sapıtır. (*)

İmam  Ebu  Hanife  (r.a.)'ın  buna  benzer  sözleri  daha  vardır.  Diğer  taraftan  İmam

Malik (r.a.) Muvatta isimli kitabını insanların taşımasını men etmiştir. (67)

(*) Mizanü'l-Kübra eş-Şerani 1/51

İmam  Malik  (r.a.)  bir  sözünde  de  şöyle  demiştir:  "Ben  bir  beşerim.  Doğruyu  da bulurum, hata da ederim. Sizler benim görüşlerime bakın. Allah'ın kitabı, Rasulü'nün sünnetine uyanı alın, uymayanı bırakın." (68)

Başka  bir  sözünde  ise;  "Hz.  Peygamber'in  dışında  bazı  insanların  sözleri  alınır  da terkedilir de demiştir." (69)

İmam Şafiî'ye gelince; muhakkak ki onun davetinin çoğu sünnete tabi olmaktı.

"Hz. Peygamberin bir sünneti kendisine gizli kalmamış ve ulaşmamış kimse yoktur. (Yani  herkese  Hz.  Peygamberin  her  sünneti  ulaşmamış  olabilir).  Ben  bazen  bir  söz söylemiş  bir  prensib  tesbit  etmişimdir  de  o  konuda  benim  görüşüm  hilafına  Hz. Peygamber'den  nakledilen  bir  hadis  bulunmuştur.  Bu  durumlarda  benim  görüşüm Hz. Peygamber'in görüşüdür." (70)

"Bir  kimse  için,  Hz.  Peygamberden  nakledilen  bir  sünnetin  açıkça  belirlenmesi halinde, onu bir başkasının sözünden ötürü terk etmenin helal olmadığı hususunda müslümanlar ittifak halindedirler." (71)

"Bana Rasulullah'dan sahih bir hadis rivayet edildiği halde, onunla amel etmezsem, aklımın   gitmiş   olduğuna   sizi   şahid   tutuyorum."   Bir   başka   sözünde:   "Benim söylediğim bir söz Allah'ın Rasulü'nden gelen bir hadise aykırı olursa, sözümü duvara çarpın" demiştir. (72)

"Hakkında  görüş  beyan  ettiğim  herhangi  bir  meselede  hadis  alimleri  tarafından benim görüşlerime aykırı bir hadis rivayet edilirse, ben sağlığımda ölümümden sonra da görüşümden cayarım." (73)

"Herangi  bir  konuda  söz  vermişsem  ve  Hz.  Peygamber'den  buna  aykırı  sahih  bir haber gelmişse Hz. Peygamber'in hadisi daha doğrudur. Beni taklit etmeyiniz." (74)

İmam  Şafiî'nin  talebesi,  İmam  Müznî  -Allah  ona  rahmet  etsin-  el-Um  adlı  kitabın muhtasarının   başında   şöyle   diyor:   "Ben   bu  kitabı  Muhammed   b.   İdris   eş-Şafiî ilminden   ve   onun   sözlerinin   manasından   özetledim.   Maksadım   bu   bilgilerden faydalanmak isteyene durumu kolaylaştırmak, bununla beraber Şafi'yi ve başkalarını taklitten  uzaklaştırmak  olduğunu  bildirmektir. Tevfik  ve  hidayet  Allah  (c.c.)'dadır. Kişi buna bakarak nefsini dini için istenilen yere koymalıdır."

İmam Ahmed (r.a.) bu konuda bazı sözlerinde şöyle diyor:

"Beni  taklit  etme,  Malik'i,  Şafiî'yi,  Evzaî'yi  ve  Sevrî'yi  de  taklid  etme.  Sende  onların aldığı kaynaklardan bilgi al." (75)

"Bir  rivayette  şöyle  demiştir:  Dini  konularda  bunlardan,  yani  alimlerden  herhangi birini taklid etme, Hz. Peygamber ve onun ashabından ne gelmişse onu al. Ashabtan sonra  tabiun  nesli  gelir  ki,  bir  alim  bunların  görüşünü  alıp  almamakta  serbesttir." (76)

"Evzaî'nin Malik'in Ebu Hanîfe'nin sözlerinin hepsi şahsi bir görüşten ibaret oluyor, bence hepsi eşittir. Delil ancak hadislerdir." (77)

"Kim Hz. Peygamber'in hadisini reddederse o helakin eşiğindedir." (78)

İşte bunlar, imamların sünnete sarılmayı emreden ve araştırma yapmadan mesnetsiz olarak başkalarının kendilerini taklit etmesini yasaklayan sözlerdir. Mezheb taassubu ilk   iki   asırda   yayılmamıştır.   Ancak   üçüncü   asrın   başlarından   sonra   yayılmaya başlamıştır.  Çünkü  üçüncü  asrın  başında  İslam  ümmetin  büyük  fetihlere  mazhar olduğu hiçbir kimse için gizli kalmaz. Bundan dolayı îmamı Malik (r.a.) şöyle diyor:

"Bu ümmetin sonu ancak baştakilerin düzeldiği bir inançla düzelir." Bu ümmetin evvelkileri taklitçilik, bid'atlerle ve heva hevese uymakla düzelmemiştir. Muhakkak  ki  hüccette  (delile)  ittiba  ile  düzelmiştir.  Allah'u  Teala  şöyle  buyurmaktadır:

"Deki; işte benim yolumdur. Ben Allah'a çağırıyorum. ben ve bana uyanlar aydınlık bir  yol  üzerindeyiz.  (Kör  bir  saplantı  içinde  değiliz)  Allah'ı  (ortaklardan)  tenzih ederim. Ve ben ortak koşanlardan (müşriklerden) değilim." (79)

Taklidin tehlikesini Üstad  Seyyid  Sabık  Fıkh-ı  Sünne  isimli  kitabında  açık  olarak  izah  ediyor.  O  şöyle diyor:  Taklide  bağlanıp kitap  ve  sünnetin  rehberliğini  kaybettikten  sonra,  "içtihad, kapısı   kapalıdır"   sözüyle   ümmet-i   Muhammed   en   büyük   belalara  uğrayarak Rasulullah (s.a.v.)'in sakındırmış olduğu keler yuvasına girdi. (80)

Bu taklidin sonucu olarak ümmet grup ve hiziplere ayrıldı. Yine bu taklitçiliğin eseri olarak bid'atler yayıldı, sünnetin izleri gizlendi. Akli hareket öldürülürek fikrî heyecan durduruldu.  Ümmetin  şahsiyetini  zayıflatacak  biçimde  ilmî  bağımsızlık  kayboldu. Böylece  ümmete, kurtarıcı  bir  hayatı  kaybettirerek  gelişmesini  ve  ayağa  kalkmasını engellediler.  Yabancılar,  bununla  bir  gedik  bularak  islam'ın özüne  nüfuz  etmeye başladılar.

ŞÜPHE VE CEVABI

Mezheb taassubçularının korkulu şüphesi hadislerin mensuh olması idi. Fakat hemen onların   bu   şüpheli   sözleri   üzerine   nasih  nerededir?   diye   sorulmalıdır.   Mezheb taassubçuları  dedikleri  sözleri  biraz  düşünsünler!  Bunların  sözlerinden  anlaşılan mana elimizde bulunan hadislerin çoğunun mensuh olmasını gerektirir.

Çünkü  bütün  mezheb  taklidçileri  başkalarının  görüşlerine  ihtiyaç  duymadan  başka mezheblerin  delillerini  kabul  etmeyerek  nasih olmuş  diyerek  reddederler.  Neshi  de açıklamazlar.  Düşününüz?  Allah  için;  İmam  Safii  (r.a.)  bu  ve  benzeri  sözlerin  teh- likesini anlayınca er-Risale isimli eserinde böyle şüpheli meselelere nasih ve mensuh bölümünde açıklık getirerek ne güzel yapmıştır, isteyen bu bölüme bakar. Allah ona rahmet etsin dedi ki:

Resuli Ekrem (s.a.v.)'in sünnetinde de durum aynen böyledir. Yani bir sünneti, yine bir  sünnet  neshedebilir.  Resulullah  (s.a.v.)  Allah  (c.c.)'nin  kendisine  bildirdiği  bir husus  hakkında  hüküm  koyar.  Taki  insanlar  indinde  Resülullah  (s.a.v.)'ın  önceleri muhalif olsa bile nasih bir sünnetinin bulunduğu malum olsun. Bu durum Resulullah (s.a.v.)'in sünnetinde zikredilmiştir, sabittir.

Birisi şöyle sorabilir: Kur'an'ın Kur'an'ı neshettiğine dair delaleti bulduk. Zira Kur'an-ı  Kerîm'in  bir  misli  (benzeri)  yoktur.  Şimdi  aynı  konuda  delili  bize  sünnetten  de gösterebilir misin?"

İmam-ı Şafii (r.a.): Az önce söylediğim gibi Allah (c.c.), Resulullah (s.a.v.)'in emrine tabi olmayı kullarına farz kılmıştır. Bu da kesinlikle Resulullah (s.a.v.)'in sünnetinin, Allah (c.c.) tarafından olduğuna delildir. Sünnete tabi olan sırf kitabullahda bulunan kesin emir sebebiyle tabi olmuştur.

Kur'an'ı Kerîm ve Resulullah (s.a.v.)'in sünneti dışında Allah (c.c.)'nın kullarını başka bir şeyle yükümlü tuttuğunu bilmemekteyiz. Yukarıda anlattığım mahiyette sünnetin mahiyeti  ortaya  çıktıktan  sonra  hiçbir  şüphe  kalmıyor  ki,  sünnetin  yine  bir  sünnet tarafından neshedilmesi gerekir. Bu noktada (insanların sözleri için de) sünnetin bir benzeri  yoktur.  Çünkü  Allah  (c.c.)  Resulü  (s,a.v.)'e  verdiğini,  başka  hiçbir  kuluna vermemiştir.   Malumdur   ki,   bütün   insanlara   Rasulullah   (s.a.v.)'e   tabi   olmayı  ve emirlerine itaat etmeyi farz kılmıştır.

Bütün insanlar, bununla mükelleftirler. Resülullah (s.a.v.)'e tabi olmak farz kılınınca, muhalefet  etme  hakkı  ortadan  kalkar.  Hiç kimsenin muhalefet  hakkı  yoktur.  Resü- lullah (s.a.v.)'in sünnetine uyması farz olan bir kimse; aksi bir davranışta bulunamaz ve sünnetten hiçbir şeyi neshetme hakkına sahip olamaz. Eğer şöyle sorulursa; bize

Allah Rasulü'nden ulaşmış nesh edilen bir sünneti olabilir mi? Ki bu neshedilenlerin sünnet üzerinde bir etkisi var mıdır? Hayır, katiyyen böyle bir ihtimal olamaz. (Farz) kılınan bir şeye tesir edip de, farziyeti kafi olan bir şey nasıl terkedilebilir?! (81)

Şayet  öyle  olsaydı,  insanlar  arasında  (sünnet)  diye  bir  şey  kalmazdı.  Bundan  söz edilmezdi. Zira her insan (böyle bir ihtimal düşünülürse) delil olan hadisi şerife (bu mensuhtur)  der,  bırakıverirdi.  Yerine  her  hangi  bir  (farz)  gelmedikçe;  hiçbir  farz, hiçbir zaman neshedilemez. Nitekim Mescid-i Aksa kıble olarak neshedilince, yerine Kabe-i  Muazzama  ikame  olunmuştur.  Kur'an-ı  Kerîm veya  Resülullah  (s.a.v.)'in sünnetinde  olsun;  neshedilen  herşeyde  durum  aynen  böyledir.  (İmam  Şafiî'nin) risalesinin açıklayıcısı Allame Ahmed Şakir şöyle diyor: Mukallidler araştırmalıdırlar, İmamı   Şafiî'nin   dediğini   düşünmelidirler.   Sünnete   ittibanın  vücubiyeti   deliller üzerine  ikame  edilmiştir.  Sünnete  ittiba  etmesi  onların  üzerine  farz  olması,  ittiba edenlerin  ona  hilaf  etmemesi gerekir.  Allah  Resulü  (s.a.v.)'in  sünnetine  ittibanın farziyyetinin hilafına, (nesh); yani başka birisine ittiba edilmesi söz konusu değildir. Onun     makamına        başka   birini     getirmek            mümkün           olmaz.  Mukallidlerin    ileri sürdükleri, bu hadis mensuh olabilir veya başka bir hadisle muarız (zıd) olabilir gibi mazeretlere îmamı Şafiî şu sözleriyle karşılık verir:

"Eğer bu caiz olsaydı sünnetin tümü insanların elinden çıkardı."

Asrımızda         (islam   ümmetinin         durumuna)        taklitçiliğin        eserinin ne        olduğuna mukallidler  bir  baksalar;  yabancıların kanunlarının  alınıp  yürürlüğe  konduğunu  ve bütün  kanunların  islam'ın  hükümlerinin  dışında  olup  müslümanların  akıllarının fesada uğrattığını  göreceklerdir.  Hayat  nizamlarındaki  muamelatlarını  dinlerinin önüne  geçirerek  taki  toplumu  islam'dan  çıkaracak  hale geldiler.  Öyle  olduki  bazı insanlar   dinin   müceddidi   olduklarını   iddia   ederek   sünneti   nesh   etmek   için kendilerinden   bir  şeyler   koydular.   Sonrada   kendi   görüş   ve   akıllarıyla   insanları maslahatlarını gözetmek için en tehlikeli olarak Kur'an'ı tevil ettiler. Böylece topluca islam'dan çıkmalarından korkulacak duruma geldiler. La havle vela kuvvete illabillah. (Hiçbir güç ve iktidar Allah'ın gücü üzerinde olamaz.)

BİR UYARI

Bütün  bu  açıklamalardan  sonra  yanlış  anlamalara  ve  keyfî  araştırmalara  meydan vermemek için konu ile ilgili bir uyarıyı faydalı görüyorum.

Bazı   çağdaşlar   özellikle   kanunla   meşgul   olanlardan   içtihadlar   arasında   telfik (birleştirmek) yapıp hükümlere bina ediyorlar.

Bu  gibi  şahıslar,  herhangi  bir  mezhebe  bağlı  kalmadıklarını  ve  içtihadlar  arasında telfik   yaptıklarını   zannederek   herhangi   bir  delile   dayanmaksızın   mezheblerin görüşlerinden  işlerine  geleni  tercih  ediyorlar. Böylece  mezheb  taassubundan kurtulduklarını  iddia  ediyorlar.  Oysa  bunu  yapmakla  mezhep  mutaassıblarından daha  yanlış  bir  tehlikeye  yönelmektedirler.  Aslında  bu hareketleriyle  delilleri  bir kenara  bırakıp  heva  ve  heveslerinin  arzusuna  tabi  olmak,  heva  ve  heves  taklidçiliği yapmaktır.  Onların üzerine  vacib  olan,  herşeyden  önce  Allah  ve  Rasulü  (s.a.v.)'in hükmünü öğrenip taklidden kaçarak amel etmektir. Veya onların üzerine vacib olan çalışarak delilleriyle bir mezhebi tercih etmektir. Ruhsat veya maslahata ittiba etmek değildir.   Onlar   kitap   ve  sünnetten   sahih   kıyas   üzerine   çeşitli   görüşlerde   tercih yapamazsa,  maslahat  üzerine  hüküm  uygulamaları  caiz  olmaz.  Çünkü batıl  görüş hevaya ittiba etmekle olur. (Maslahat ve ruhsatı ileri sürmek batıl hükümlere, nefsi, arzu  ve  isteklere  tabi  olmak  demektir.) Ulemadan  Sahnun  (Maliki  ulemalarından birisi  olup,  İmam-ı  Malik'e  talebelik  yaptığı  rivayet  edilir);  sekiz  imamdan  sekiz görüşün bir mesele için söylediklerini ezbere bilmiyorum. O halde haberden (haberi araştırmadan) önce acele ile cevap vermem nasıl mümkün olabilir? Öyleyse cevabın gecikmesine üzülmek niye? (82)

Maslahata ve kötü arzulara dalarak değil de delile dayanmak maksadıyla hangi sözün daha  doğru  olduğunu  bilinceye  kadar  cevab için  acele  etmemelidir.  Allame  ibni Kayyim  İ'lamü'l-Muvakkiîn  isimli  eserinde;  bu  meseleyi  kuvvetlendirerek,  nasslara muhalif ederek  Allah'ın  dininde,  fetva  vermenin  haramlığı  bölümünde,  nassların kabulüne, rey şahitlik etmez diyerek şu ayeti delil getiriyor; (83)

"Eğer sana cevab vermezlerse; bilki onlar kendi batıl heveslerine uymaktadırlar. Oysa Allah'tan bir hidayet olmaksızın kendi batıl hevesine uyan kimseden daha sapık kim vardır." (84)

Üçüncü bir emir olmaksızın Allah Teala emri iki kısma ayırmaktadır. Birincisi; Allah ve Rasulü'nün emrine icabet etmek ikincisi ise; hevaya ittiba etmektir. Heva ise Allah ve Rasulü'nün getirdiklerinde olmayanın hepsidir.

Allah Teala şöyle buyurmaktadır:

"(Ona  şöyle  demiştik.)  Ey  Davud!  Biz  seni  yeryüzünde  bir  halife  kıldık,  insanlar arasında  adaletle  hükmet,  keyfine  tabi  olma;  aksi  halde  Allah'ın  yolundan  seni saptırır, Allah yolundan sapanlara ise hesab gününü unutmaları sebebiyle şiddetli bir azab vardır." (85)

Allah   Teala   bu   ayetle   insanlar   arasında   hak   ile   hükmedmenin   yollarını   ayırdı. Birincisi;   Allah   tarafından   Rasulü   (s.a.v.)'in   üzerine   indirilen   vahy   ile   adaletle hükmetmek,  ikincisi  ise  heva  ile  hükmetmektir,  îşte  muhalefet  burdadır.  Allah'u Teala Nebisi (s.a.v.) için şöyle diyor;

(Ey  Muhammed!)  Sonra  sana  dinden  yeni  bir  şeriat  verdik,  ona  uy.  Bilmeyenlerin heveslerine  uyma."  "Zira  onlar,  Allah'tan  gelecek  bir  şeyi  senden  asla  sayamazlar. Zalimler   birbirlerinin   dostudur.   Allah   ise   müttakilerin   dostudur."   (86)   Allah Sübhanehu  ve  Teala  emri  kısımlandırarak,  ortaya  koyduğu  şeriatı  açıkladı.  Böylece şeriatla  amel  etmeyi  ümmete  emretti.  Bilmeyenlerin  ise  kendi  heva  ve  heveslerine uyduklarını   açıklayarak   şeriatle   amel   etmeyi   emretti,   heva   ve   hevese   uymayı yasakladı.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

".... Rabbinizden size indirilene uyun. Onun dışındaki velilere uymayın. Ne kadar az düşünüyorsunuz?" (87)

Özellikle indirilene uymayı emretti. Kendisi dışındakilere uymanın başka velilere tabi olmak olduğunu bildirdi.

İbni  Kayyım,  İ'lamu'l-Muvakkıın'de  şöyle  diyor:  (88)  Sonra  Allah  Teala  onlardan haber vererek; Allah Rasulü'nün getirmiş olduğu hükümden başkasıyla yargılar veya hüküm   verirse   şüphesiz   hakimiyet   hakkını   tağuta   vermiş,   onun   yargısına   rıza göstermiş olur. Tağut ise; kulun haddi tecavüz ederek, Allah (c.c.) dışında başkalarını mabut edinmesi, başkalarına uyması veya itaat etmesidir. Bu bakımdan her kavmin tağutu  denilince  o  toplumun  Allah  ve  Rasulü  dışında  hakem  kabul  ettikleri  ya  da Allah'dan   başkalarına  kullukta   bulundukları,   ileriyi   görmeksizin   körü   körüne Allah'tan  başka  uydukları  ve  itaat  ettikleridir.  Bilmeden  itaatte bulundukları bu şeyleri Allah'a itaatmış gibi değerlendirenlerdir. Onlara Allah'ın Rasulü'ne indirdiğine gelin  denildiği  zaman,  onların  yüz  çevirdiğini görürsün.  Onlar  davetçiye  de  cevab vermeyip ondan başkasının hükmüne razı olurlar. Böylece onlara vadedilen belanın yerine gelmesidir.  Bu  belalar  onların  mallarına  vücudlarına,  gözlerine,  dinlerine, akıllarına isabet eder. Bu da Rasulullah (s.a.v.)'in getirdiğinden yüz çevirmelerinden ve başkasıyla hükmetmek ve yargılamak için başvurmalarındandır.

Allah Teala'nın buyurduğu gibi: "Eğer onlar (senin vereceğin hükümden) yüz çevirirlerse bilsinler ki, Allah bir takım günahları sebebiyle onları cezalandırmak istemektedirler." (89)

Bunun gibileri: "Kendilerinin iyilikle arayı bulmak istediklerini ileri sürerek güya özür belirtirler.  Bu  kesim  yani  taklid  ve  telfik taraftarlarıyla  buna  karşı  olanların  arasını bulmak  isteyenler,  her  iki  kesimin  de  razı  olabilecekleri  ve  uygun  görecekleri  bir görüşü ortaya koyarak sonuca varmak isterler.

Nitekim  Hz.  Peygamber  (s.a.v.)'in  getirdiği  ahkam  ile  buna  karşı  olanların  ortaya koydukları  kimselerin  sundukları  arasında  bir ortak  nokta  bulmak  isteyenler  gibi görünürler.  Bu  insanlar  böyle  yaparken  bile  kendi  akıllarınca  iyilik  yaptıkları  (bir işin) iddiasını savunurlar. Amaçlarının arayı bulmak olduğunu söylerler. Oysaki asıl iman  şudur;  Hz.  Peygamberin  getirdiği  hükümler  karşısında  ona aykırı  olanlar arasında  bir  savaşın,  tarikat,  hakikat,  akide,  siyaset  ve  herhangi  bir  görüş  ileri  sü- renler  arasında  var  olmasıdır. îşte  böyle  bir  savaşın  sürmesi  asıl  imanın  kendisidir. Yoksa bir kesimle orta bir nokta bulmak değildir. Hidayet ise Allah'tandır. (90)

Yine İbni Kayyım der ki: "İster müftü, ister hakim olsun, bunlar fetva verirlerken ya da  hüküm  beyan  ederlerken  hakka  bağlı hüküm  vereceğim  dediği  zaman  anlayış ve kavrama bakımından iki yoldan birine dayanmak zorundadır:

Birincisi:  Gerçeği  (vakıayı)  anlamak,  bununla  ilgili  ince  noktaları  teşhis  ve  tesbit etmektir. Aynı zamanda o vakıanın (olayın) içyüzünü karinelerle, emare ve işaretlerle ortaya   çıkarabilme   gücünde   olmalı   ki,   böylece   ilim   bakımından   meseleyi   tüm yönleriyle kavrayabilmiş olsun.

Ikincisi: Gerçekte vacip yani gerekli ve zorunlu olanı anlayıp ortaya çıkarabilmeli. Bu ise Allah'ın kitabına ve Resulü'nün sünnetine uygun olanın ortaya çıkarılması mese- lesidir. Hüküm buna göre olmalıdır.

İşte  bu  gerçeği  belirttikten  ve  meseleyi  tesbit  ettikten  sonra,  artık  iki  olaydan  biri ötekine  tatbik  edilebilir.  Kim  bu  konuda  tüm  gücünü  ve gayretini  ortaya  koyarsa hadiste  vadolunan  iki  ecri  ya  da  bir  ecri  almış  olur.  Çünkü  alim  kişi  vakıayı  yani gerçek olayı bilerek ve onu derinliğine araştırarak Allah'ın ve Rasulü'nün murad ettiği hükme ulaşandır. Nitekim Hz. Yusuf (a.s.)'ın durumuyla ilgili şahitlikte bulunanlar da bu yöntemle gerçeğe ulaştılar. Yusuf (a.s.)'ın gömleğinin arkadan yırtılmış olması ile

onun  suçsuzluğunun  ve  doğruluğunun  farkına  vardılar.  Aynı  şekilde  Hz.,  Süleyman (a.s.)  da  öz  anneyi  tesbit  için:  "Bıçağı  getirin  de,  çocuğu aranızda  ikiye  bölerek paylaştırayım" deyip gerçeği ortaya çıkarmıştır. Hz. Ali de, Hatıb b. Beltea tarafından kadına verilen mektubu ortaya çıkarmak için kadına: "Ya mektubu verir, çıkarırsın, ya da seni çırıl çıplak soyarım" kesin tavrıyla gerçeği ortaya koymuştu. Kim de bunun dışında bir yola girerse, insanların haklarını zayi etmiş olur. Yani Allah'ın gönderdiği ve  Rasulü'nün  ortaya  koyduğu  şeriatın  dışında  bir  yola  girerse,  halkın  haklarını çiğnemiş olur. îşte böylece taklid ve telfikin geçersizliği, batıllığı ortaya çıkmış olur. Allah'dan, bize doğru ve dürüst olanı ilham etmesini ve Rasulü'nün sünnetine bağlı kalmayı ve hidayete ermiş Raşit Halifeleri'nin sünnetine sımsıkı bağlı kalmayı isteriz. Rasulullah (s.a.v.)'in emrettiği gibi; "Muhakkak ki (benden sonra) sizden kim yaşarsa birçok  ihtilaflar  görecektir.  Benım  ve  Raşit  Halifeleri  'min  sünnetinden  ayrılmayın Ona azı dışlerinizle sımsıkı sarılın. (Dinde ortaya atılmış) yeni amellerden sakınınız. Çünkü   (dinde)   her   ihdas   olunan   (ortaya   atılan)   şey   bidattır.   Ve   her   bid'at   ta sapıklıktır."

Düşün   ey   müslüman;   Allah   Rasulü   (s.a.v.)'in   sünnetini   azı   dişleriyle   sımsıkı sarılanlardan  ol.  Ve  onun  sünnetine  muhalif  olan  söz  ve  ameli terket.  Allah  Teala şöyle  buyuruyor:  "Artık  peygamberin  emrinden  uzaklaşıp  gidenler,  kendilerini  bir fitnenin   çarpmasından   yahut   onlara   pek  acıklı   bir   azabın   gelib   çatmasından sakınsınlar." (91)

 --------------------------------------------------------------

13) Ahzab: 1-2
14) En'am: 106
15) Casiye: 18
16) Imam Şafii; er-Risale.
17) Maide: 67
18) Müslim, İman: 1/287
19) Nahl: 44
20) Nahl: 44
21) Nahl: 89
22) Şura: 52
23)  imam  Şafiî'nin  Müsnedin'de,  Beyhakinin  Sünenin'de  Sahih  olarak  rivayet  etmişlerdir.  Allame
Ahmed Şakir'in tahkik etmiş olduğu, İmam Şafiî'nin er-Risalesine bakınız.
24) Maide:3
25) Ahmed b. Hanbel Müsned 4/126 - ibn-i Mace; 43 ve Ebu Davud rivayet etmiştir. etmiştir.
26) Sahih-i Müslim, Kitabu'1-Hac: 1/147
27) Şura: 52-53
28) Ahzab: 36
29) Nisa: 69
30) Nisa: 80
31) Nur: 63
32) Müslim 1719, Buhari, Sulh: 5, İ'tisam: 221, Müslim: 1719, ibn Mace, Mukaddime: 14, Ebu Davud:
4606
Hz.  Aişe  (r.a.)'den  gelen  bu  hadisde  reddin  manası;  kabul  edilmez,  batıldır,  yani  amel  edilmez.  Bu hadis   İslam'ın   temel   kaidelerinin   büyük   bir   bölümünü   oluşturmaktadır.   Bu   Allah   Rasulü'nün sözlerinin  toplandığı  yerdir.  Aynı  zamanda  bid'at  ve  hurafelere  açık  bir  reddiyedir.  Bu  bid'atlar  eski veya yeni de olsa asla değişmez.
33)  Sünen-i  Darimi:  1/210,  Mecmeu'z-Zevaid,  1/181.  Hadisin  merfu  için  bkz.  Müslim,  Müsafir  275
(1/563) îbn-i Mace, Mukaddime, 12 (1/59), Ahmet b. Hanbel, Müsned; 1/380,404.
34) Buhari; Kitabu'l-î'tisam bi'1-Kitabı ve's-Sünneti; 15/12.
35)  Ebu  Davud,  Sünnet,  6  (5/12);  İbn-i  Mace,  Mukaddime;  2,  Tirmizi;  ilim;  2665.  Ahmed  bin
Hanbel'de müsnedinde sahih olarak rivayet etmiştir.
36) Sünnetten kasdedilen burada; yol, şeriatın hükümlerinin tatbikatı ve Kur'an'ın açıklaması olarak
Rasülullah (s.a.v.)'in izlemiş olduğu yol.
37) Ahzab:34
38) Ali İmran: 164
39) Ahmed bin Hanbel Müsned: 2/367,4/132, Ebu Davud, Sünnet: 6, (5/10), İmare;
33, Tirmizi, İlim: 10, İbn-i Mace: 2
40) Buhari: 1/24, İmam Malik el-Muvatta 2/899, Hakim 1/93
41) İmam Ahmed, Müsned, 3/470-471, ve Darimi 1/441, el-Musannaf: 10/313-334, Mecmeu'z-Zevaid,
1/173-174, 182. Hadis hasendir. Miskati Mesabihin tahki- kine bakınız.
42) Meyletmek:  el-Kamusul-Muhite bakınız
43) Ahzab: 36. îbni Kesir'in tefsirinde bu ayetin sebebi nüzulüne bakinız.
44) Nisa: 59
45)   Buhari,   Ahkam:   4,   Müslim,   İmarat:   39-40.   İmam   Atımed   tahric   etmiştir.   Muhaddis   Şeyh
Muhammed Nasuriddin Albani'nin Camiu's-Sahihi'ne bakınız.
46) Şura: 10
47) Asıl olan budur. "Sonra" birincinin manasını isbat ettiğimiz zaman kitap ve sünnete beraber olarak dönmemiz gerekir. Buna da Allah Teala'nın  şu sözü şahidlik eder: "........ Eğer aranızda herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düştüğünüz
zaman onun hükmünü Allah'a ve peygamberine havale edin...." (Nisa: 59)
48)  el-Hakim  Müstedrekte  rivayet  etmiştir.  er-Risale  sh.:  423'de  muhaddis  allame  Ahmed  Şakir'in tahricine bakiniz.
49) îmam Şafiî'nin er-Risale'sinin tahkikcisi allame Ahmed Şakir söyle diyor:
"Allah Rasulü'nden sonra birisinin onun sünnetiyle amel etmesi gerekir ki, o zaman o sünnetle amel edelim sözünün iddiasını ileri sürenlerin görüşlerinin geçersizliği konusunda;
Ben  derim  ki;  hadis  ne  zaman  sahih  olursa  onunla  amel  edilir.  Şayet  bilelim  ki  ehl-i  ilimden  birisi onunla amel etmemiş olsun, çünkü hadis hüccettir."
50)  imam  Ahmed,  Ebu  Davud,  Tirmizi,  îbni  Mace  ve  başkaları  rivayet  etmişlerdir.  er-Risale'nin tahkikine bakınız.
51) Hadis mürseldir. Bu hadisi, îmam Ahmed, Ebu Davud ve İbn Mace muttasılan sahih olarak rivayet etmişlerdir. Allame Ahmed Şakir'in tahricine, er-Risale, sh: 438'e bakiniz.
52) Nisa: 65
53) imam Nevevi; kırk hadisin şerhi. Bu hadisi: Şeyh allame muhaddis Muhammed Nasuriddin Albani zayıf olduğunu söylüyor. Mişkati Mesabih'in c.l, sh: 59'a bakiniz. (Baskı: Mektebü'l-îslamî).
54) Ebu Davud, Sünnet; 5, 2/611, Hadis Rakamı: 4607, Tirmizi, İlim: 16, îbn-i . Mace, Mukaddime; 6,
1/15-17. Şeyh el-Bani, Zilalü'l-Cenneti fî Tahrici's-Sünne'de 1/17-19, hadis sahihdir. Ahmed b. Hanbel
Müsned, 4/126-127. Beyhaki, Medhal: 135, Hakim, Müstedrek, 1/95-96
55) Enfal: 46
56) Buhari, Müslim, Fadaili's-Sahabe; 7/211, Buhari, Şehadet 5/190, Tirmizi, Fiten: 2222
57) Ebu Davud, Sünnet; 5, 2/611, Hadis Rakamı: 4607, Tirmizi, İlim: 16, îbn-i Mace, Mukaddime; 6,
1/15-17. Şeyh el-Bani, Zilalü'l-Cenneti fî Tahrici's-Sünne'de 1/17-19, hadis sahihdir. Ahmed b. Hanbel
Müsned, 4/126-127. Beyhaki, Medhal: 135, Hakim, Müstedrek, 1/95-96
58) Bakara: 286
59) Mearicu'l-Vusul.    .
60) Bilinen icma; sahabenin ihtilafından sonra kesinleşti.
61) İmam Şafı; er-Risale.
62) Nur: 63
63) Hucurat: l
64) Nur: 51-52            ,
65) İmam İbn Abidin'in el-Hasiye c.l, sh. 63 ileResmu'l-Müfti, Mecmuati Resaili îbn Abidin, c.l, sh.4. Şeyh   Salih   el-Fullani'nin   "îkazu'l-Himem'de   sh.63   ve   îbn   Abidin'in   ibnu'ş-Şahne'ye   ait"Şerhu'l- Hidaye'den naklettiğine göre şöyle deniliyor:
Hadis sahih olduğu zaman mezhebin görüşü'ile çelişse de onunla amel edilebilir."Ve kişinin mezhebi hadisin hükmü olur. Hadisle amel etmek mezheb taklidcisi kişiyi Şafı veya Hanefi olmaktan çıkarmaz, imamın bu sözü îbn Abdi'l-Berr, Ebü Hanife ve diğer imamlardan rivayet etmektedir.
Şeyh muhaddis Muhammed Nasuruddin el-Bani ise şöyle diyor: Bu söz imamların ilim ve takvadaki olgunluklarındandır.  Öyleki  bu  alimler  sünnetin  tamamını  bilmediklerine  işaret  etmişlerdir.  Bazen onlardan kendilerine ulaşmamış bir sünnete ters görüş çıkmakta ve bu durumda meseleyi öğrenince bize sünnete uymamızı emretmişlerdir. (Hadislerle Namaz Kitabı sh. 20)
"Hadis  sahihse  benim  mezhebim  odur."  (Allah  onlardan  razı  olsun.)  Sözü  bazı  yerlerde  sünnetin yorumu manasında alınmaktadır.
66) l- îbn Abdi'1-Berr el-İntika fi Fezaili Selaseti'l-Eimmeti'l-Fukaha sh. 145.
2- İbnü'l-Kayyim îlamü'l-Muvakkıın, c. 11, sh. 309. İbnü'l-Kayyim, Ebü Yusuf'tan gelen bu rivayetin sağlam olduğuna kesin olarak hükmetmektedir, c.2, sh:544.
3- îbn Abidin, el-Haşiye Alel-Bahrir-Raile 6/293.
4- Resmu'l-Müftu, sh. 29-32.
5- Şerani el-Mizan, c.l, sh. 55 vb. eserlerde bu söz geçmektedir. (*) Mizanü'l-Kübra eş-Şerani 1/51
67)  Şeyh  Muhaddis  Muhammed  Nasuriddin  Albani'nin;  Hadislerle  Namaz  kitabının  giriş  bölümüne geniş bilgi için bakınız.
68) a.g.e. (Bu söz sonradan gelen alimler nezdinde meşhurdur.)
69) a.g.e.
70) Ibn Asakir, Tarihu Dımaşk (15/1/3). el-îkaz sh. 100. I'larnu'l-Muvaklıın: 2/ 363-364
71) a.g.e. 2/363. Fullani sh. 68.
72)  Harevi,  Zemmü'l-Kelam  3/41/1.  Hatib  Bağdadî,  (el-İhticac  Bi'ş-Şafii  (812).  îbn  Asakir  15/9/10. Nevevi; el-Mecmu 1/163.
73) Ebu Nuaym 9/107; Herevi 47/1. İ'lamu'l-Muvakkun c.2, sh. 63. Fullani; sh. 104.
74) İbn Ebi Hatim, Ebu Nuaym îbn Asakir; 15/9/2.
75) el-Fullani; 113, î'larnu'l-Muvakkıın, c.2, sh. 302.
76) Ebu Davud, Mesailu'l-Imam Ahmed, sh. 276,277.
77) ibn Abdi'1-Berr, el-Cami, c.2, sh. 149.
78) İbni'l-Cevzi, sh. 182.
79) Yusuf: 108.
80) Hadisin tamamını buraya yazmayı faydalı buldum. Rasulullah (s.a.v.) şöyle . buyuruyor: "Şüphesiz
ki siz sizden öncekilerin yolunu karış karış, kulaç kulaç takib edeceksiniz. Hatta onlar bir keler deliğine girseler siz de onların ardından gireceksiniz."
Sahabiler; "Ey Allah'ın Rasulü! Bunlar yahudi ve hıristiyanlar mıdır? dediler. Peygamberimizde şöyle buyurdu: Başka kim olacak. Buhari; Enbiya: 50, İğtisam 14, Müslim; ilim 6, îbn Mace; Fiten 17, İmam Ahmed, c.2, sh. 327, 450.
81) Yani; birisi mensuh'un varlığını iddia ederek nasihi getiremezse bu ihtimali olmayan bir şeydir.
82) îbn Kayyım; î'lamu'1-Muvakkıın c.l, sh. 36.
83) a.g.e.c.l,sh.49.
84) Kasas:50.
85) Sad: 26
86) Casiye: 18-19.
87) A'raf:3
88) I'lamu'l-Muvakkın c.l, sh. 53.
89) Maide:49.
90) İ'lamu'1-Muvakkıın c.l, sh. 94.
91) Nur: 63