Kitap
ve
Sünnete
Dönmenin
Gerekliliği
l- ALLAH, PEYGAMBERİ
(S.A.V)'E VAHYE UYMAYI EMRETMİŞTİR:
Allah Teala, Rasülü (s.a.v.)'e
göndermiş olduğu vahye uyması için şöyle emir buyuruyor:
"Ey Peygamber! Allah'tan kork.
Kafirlere ve münafıklara itaat etme. Şüphesiz Allah bilendir. Hakimdir
(her şeyi en iyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir). Sen sadece
Rabbinden sana vahyedilene uy. Muhakkak ki Allah, yaptıklarınızdan
haberdardır." (13)
Bir diğer ayetlerinde de Rabbimiz şöyle
buyurmaktadır: "Ey Rasulüm Rabbinden sana vahyolunana uy. O'ndan başka ilah
yoktur. O'na ortak koşanlardan yüz çevir." (14)
Yine yüce Allah şöyle buyuruyor: "Ey
Rasulüm! Sonra seni din konusunda apaçık bir şeriat (düzen) sahibi kıldık.
Sen ona uy. Hakkı bilmeyenlerin isteklerine (heva ve heveslerine)
uyma." (15)
Allah (c.c.), bu ayetlerde insanlara
Rasulü için kendisine vahyolunana uymasını farz kıldığını beyan etmektedir.
Çünkü kulların faydasına olan düzeni, yani şeriatı en iyi bilen, hüküm ve
hikmet sahibi olan Allah, Peygamber'ine bunu emrederek kafir ve
münafıkların yolundan menetti. Hatta onların düzenlerini bile ortadan
kaldırmayı da bu emirleri arasında ifade buyurdu. Allah katında olmayan her
sistem, ancak heva ve hevese uymaktan başka bir şey değildir.
"Akıl sahibinin kesinlikle bildiği gibi
Allah'ın peygamberine vahyolunana uyma emri, bizim için de bir emirdir." (16)
2- ALLAH, PEYGAMBERÎNE
VAHYETTİĞİNİN ÎNSANLARA TEBLİĞİNİ EMRETMİŞTİR
Allah (c.c.) şöyle buyurur: "Ey
peygamber! Rabbın'dan sana indirilen ayetleri tebliğ et. Eğer bunu
yapmazsan, O'ndan gelen risaleti tebliğ etmemiş olursun. Allah seni
insanlardan korur. Allah şüphesiz kafir kavme hidayet etmez." (17)
Bu ayetin tefsirinde, îbn-i Kesir
-Allah ona rahmet etsin-şöyle der: "Allah Teala'nın kulu ve aynı
zamanda Rasulü Muhammed (s.a.v.)'e hitaben göndermiş olduğu vahyi insanlara
tebliğ etmesini ve açıklamasını emretmektedir. Ayet-i kerîmede
de açıklandığı üzere, Hz. Peygamber (s.a.v.) risalet görevini
tam manasıyla yerine getirmiştir. Aynı zamanda Yüce Allah'ın her emrine
uymuş, ve onu en güzel şekilde yaşamıştır. Çünkü onun ahlakı Kur'an'dır.
Devamla îbni Kesir şu ifadelere yer
verir: "Allah Rasülü'nün kendisine vahy edileni tamamen açıkladığına
işaret eden bir çok hadis vardır. Nitekim bunlardan biri, Hz. Aişe
validemizden rivayetle gelen Mesruk hadisidir. Peygamber
(s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Kim sana derse ki, Muhammed (s.a.v.)
Kendisine vahyedilenden bir şey gizledi. Muhakkak ki yalan söylemiştir.
Çünkü Allah: "Ey peygamber! Rabbin'den sana indirileni tebliğ et..." (18) Eğer
tebliğ yapmazsan peygamberlik görevini yerine, getirmemiş olursun.
Yine bu ayetin tefsirinde, îbni
Kesir, îbni Abbas'tan nakille der ki: "Yani sana indirilenden bir
ayet dahi gizlersen, peygamberlik vazifesini yerine getirmiş
olmazsın."
".... Sana da zikri (Kur'an'ı)
indirdik ki, insanlara vahyedilenleri açıklayasın diye. Umulur ki düşünüp
öğüt alırlar." (19)
Ayetin tefsiriyle ilgili olarak îbni
Kesîr: ".... însanlara vahyedilenleri açıklayasın diye...." (20)
Rabbinden sana verilen ilim yani Allah Rasulü (s.a.v.), Ademoğlu'nun
efendisi ve yaratılanların en faziletlisidir. Allah tarafından
kendisine indirilene tabi olup buna düşkünlüğü sebebiyle vahyi en güzel
şekliyle tebliğ ederek mücmel (kapalı) olanı ayrı ayrı tafsil etmiştir, müşkil
(zor) olanları da beyan buyurmuştur, demiştir."
Yüce Allah buyurur ki: "Bu kitapta sana
her şey için bir açıklama, hidayet ve rahmet kaynağı, müslümanlar için de
müjdeci olarak indirdik." (21)
"Bu kitapta sana her şey için bir
açıklama...." ayetin tefsirini îbni Kesir Imam Evzaî'den, sünnet olarak
nakletmektedir:
"İmam Şafiî (r.h.), er-Risale
adlı eserinde Hz. Peygamber (s.a.v.)'in, Allah'ın hidayetine tabi
olduğuna ve ona sımsıkı sarıldığına kendisinin de şahitlik ettiğini
söylüyor. Aynı zamanda şöyle buyuruyor:
"İşte sana da ey Muhammed! Emrimizden
bir ruh (Kur'an)'ı böyle vahyettik. Önceden sen kitap nedir, iman nedir
bilmiyordun. Fakat biz o kitabı kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle hidayet
edeceğimiz bir nur kıldık. Kuşkusuz sen de, bu kitap vasıtasıyla,
insanları dosdoğru yola iletiyorsun." (2)
İmam Şafiî (r.h.), er-Risale adlı
eserinde ele aldığı bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.v.)'in şöyle
buyurduğunu bildiriyor: "Allah Teala'nın emrettiği hiçbir şey yoktur ki,
size emretmiş olmayayım, sakındırdığı hiçbir şey de yoktur
ki, sizi ondan sakındırmış olmayayım." (23)
Bu hadisinde açıklık getirdiği gibi
muhakkak ki Rasülullah (s.a.v.), Allah'ın kendisine göndermiş olduğu
risaletini insanlara tamam olarak tebliğ etmiştir. Yüce Allah şöyle
buyurmaktadır:
"Bugün size dininiz! ikmal ettim ve
üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve din olarak da sizin için islam'ı seçtim."
(24)
"Hz. Peygamber (s.a.v.), sizi, gecesi
gündüzü gibi apaydınlık doğru yol üzere bıraktım. Ondan sapan mutlaka helak
olur buyurmaktadır." (25)
Veda haccında Hz. Peygamber (s.a.v.). Ya
Rabbi risaletini tebliğ ettim. Ya Rabbi şahid ol!" (26) diyerek elçilik
görevini yerine getirdiğini çok açık bir dille bildirmiştir. Bundan
dolayı biliyoruz ki, şeriatımız birdir. Bazılarının sandıkları gibi, zahir ve
batın olmak üzere iki ayrı şeriatımız yoktur. Bu konuyu bu küçük risale
içerisinde açıklama imkanım yoktur. Çünkü bu konuda ileri sürülen hadisler
mevzu, yani uydurmadır.
İmam-ı Şafiî er-Risale isimli kitabında
şöyle diyor: "Allah'u Teala'nın hüküm vermeyip de Rasülullah (s.a.v.)'in
koyduğu hükümler Allah tarafından konulmuş gibidir." Nitekim Allah (c.c.)
şöyle buyuruyor:
".... Şüphesiz sen de bu Kitap
vasıtasiyle insanları dosdoğru yola iletiyorsun." "Hem de göklerde ve yerde
bulunan her şeyin sahibi olan Allah'ın yoluna... Bilesiniz ki bütün
işler Allah'a varır." (27)
3- ALLAH VE RASULÜNE
İTAAT ETMENİN EMRİ VE MUHALEFETTEN SAKINMAK
Yüce Allah buyurur ki: “Allah ve Rasulü
bir şeye hükmettikleri zaman, mü'min erkek ve mü'mine kadının kendi
işlerinde artık başka bir şeyi seçmeye hakları yoktur. Kim Allah'a ve
Rasülü'ne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur." (28)
Başka bir ayette de: "Her kim Allah'a ve
Peygamber'e itaat ederse, işte böyleleri kıyamet gününde Allah'ın kendilerine
nimet verdiği, peygamberler, sıddîklar, şehitler ve salihlerle
beraber- dirler. Onlar ne güzel arkadaştırlar." (29)
"Kim Rasule itaat ederse, muhakkak
Allah'a itaat etmiş olur." (30)
"Ey müslümanlar! Peygamberi kendi
aranızda çağırmayı, birbirinizi çağırmakla bir tutmayın. Allah, içinizden
birbiri arkasına gizlice sıvaşanları elbette bilmektedir. Bu itibarla Allah'ın
emrine muhalefet edenler, başlarına bir belanın gelmesinden, yahut acı bir
azaba uğramaktan sakınsınlar." (31)
Yüce Allahın: "O'nun emrine aykırı
davranmaktan sakınsınlar" ayetinin tefsirinde İbni Kesir, Allah Rasülü
(s.a.v.)'nün emrine, yoluna, metoduna, sünnetine ve şeriatına
aykırı hareket edenler, bundan sakınsın. Zira söz ve ameller, onun sözleri ve
amelleriyle ölçülüp değerlendirilir. O'na uygun olanlar kabul edilir.
O'na uygun olmayanlar ise, söyleyeni ve yapanı her kim olursa
olsun, kendisine geri çevrilir. Nitekim Buhari ve Müslim'in
sahihlerinde ve başka eserlerde de rivayeti sabit olduğuna göre,
Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Her kim, bir amel işler de, o
amel hakkında bizim bir emrimiz yoktur o amel merduttur (yani
geçersizdir)." (32)
Yani gizli ya da açık olarak
Allah Rasülü'nün şeriatına aykırı hareket edenler, muhalefet
etmekten korkmaları ve sakınmaları gerekir.
"Fitne ve bela gelmesinden" yani;
kalplerde küfür, nifak ve bid'at gibi.
"Elemli bir azap isabet
etmesinden" ise, dünya hayatında öldürme, had cezası uygulanması
veya hapis vb. şekilde bir fitnenin gelmesinden sakınsınlar.
"Başlarına fitne ve bela gelmesinden
veya çok elemli bir azab isabet etmesinden sakınsınlar" ayeti hakkında
îmam Kurtubî, Allah'ın emrine aykırı davranmalarından dolayı, Allah
onlara gereken cezayı verecektir."
Buradaki "fitne" öldürme anlamındadır,
îbni Abbas ve daha başkalarının da dedikleri gibi Rasülullah'ın emrine
muhalefet etmelerinden' dolayı kalpleri mühürlenmiştir.
İmam Şatibî, "el-İ'tisam" adlı kitabının
(1/132) de şöyle zikretmektedir:
"Zübeyr ibn Bekkar dediki, Malik b. Enes
(r.)'in şöyle dediğini işittim: "Bir adam ona gelerek, ey Ebu Abdullah! Hac
yapmak için ihrama nereden gireyim, der. Malik:
"Rasulullah'ın ihrama girdiği yer olan,
zü'1-Huleyfe'den gir" der. Adam, "Ben Mescid-i Nebevi'deki, Rasülullah'ın
kabrinin bulunduğu yerden ihrama girmek istiyorum" der. Malik (r.a.),
"Sakın bunu yapma. Çünkü basına bir bela gelmesinden korkarım" der. Adam: "Ne
fitnesiymiş bu? Ben sadece Rasülullah'ın ihrama girdiği yerden, bir kaç mil
geriden ihrama girmek istiyorum" der. Bunun üzerine Malik b. Enes
(r.a.), "Rasülullah'ın kısaltarak faziletlendirdiği mesafeyi, başka birinin
gelip uzatmasından daha büyük bir fitne olabilir mi? Ben Yüce Allah'ın bir
ayetinde şöyle buyurduğunu duydum: "Bu itibarla Allah'ın emrine
muhalefet edenler, başlarına bir belanın gelmesinden, yahut acı bir
azaba uğramaktan sakınsınlar."
Daha sonra îmam Şatibî sözüne devamla
der ki: "îmam Malik'in (Allah ona rahmet eylesin) bu fitneyi ayetin tefsiri
olarak zikrettikten sonra zira onlar bid'at ehli, Allah'ın kitabında, Rasülullah
(s.a.v.)'in sünnetinde zikredilenlere göre değil de, akıllarının
kendilerine çizmiş olduğu yoldan giderler."
Bu duruma benzer bir olay da îbni Mes'ud
(r.)'dan, îbni Vaddah rivayet etmiştir, îbni Mes'ud der ki: "Sizler,
Rasülullah'ın yoluna değil de başka yolu doğru kabul ediyor ve sapıklık
günahına sımsıkı sarılıyorsunuz?" Sözlerini bir gün çevresinde
topladığı topluluğa vaaz eden bir adamın yanından geçerken, bu adamın
söylediklerine körü körüne uyan topluluğa söylemiştir. Adam etrafında
topladığı topluluğa şöyle diyordu: "İçinizden kim şu kadar şu kadar 'Sübhanallah'
derse Allah ona acır, rahmet eder. îçinizden kim şu kadar
'Elhamdülillah' derse, Allah ona acır ve rahmet eder." (33)
Muhakkak Rasülullah (s.a.v.): "Kim bana
itaat ederse cennete girer. Her kim de bana karşı çıkarsa imtina etmiş olur,
cennete giremez" diye buyurmuştur. (34)
Yine Rasulullah (s.a.v.):
"îçinizden hiç birinizin koltuğuna yaslanmış bir vaziyetteyken benim emir
ve nehiylerimden biri ulaştığında başkasını bilmem, biz Allah'ın
kitabında gördüğümüze uyarız, dediğinizi sakın görmeyeyim" diye buyurdu. (35)
4- RASÜLULLAH
(S.A.V.)'İN SÜNNETİNE TABÎ OLMANIN FARZİYETİ (36)
Yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Evlerinizde okunan Allah'ın
ayetlerini ve hikmetini hatırlayın. Allah şüphesiz lütuf sahibidir. Her
şeyden haberdardır." (37)
"Allah, kendilerine içlerinden
ayetlerini onlara okuyan, onları maddî ve manevî pisliklerden
temizleyen ve onlara kitap ve hikmeti öğreten
bir peygamber göndermekle mü'minlere şüphesiz büyük lütufta
bulunmuştur. Oysa önceden onlar apaçık bir sapıklık içinde
bulunuyorlardı." (38)
îmam Şafiî er-Risale adlı eserinde, bu
ayet-i kerîmelerde Yüce Allah, kitap ve hikmeti zikretmektedir. Kitaptan gaye,
Kur'an-ı Kerîm'dir. Kur'an ilmini bilen ilim ehlinden işittiğime göre
hikmet; Rasülullah (s.a.v.)'m sünnetidir. Buradaki konumuzda
söylenene en yakındır. Doğrusunu ise Allah bilir demiştir. Zira Kur'an-ı
Kerîm bir zikirdir. Hikmetse Kur'an'a tabi kılınmıştır. Yüce Allah kitab
ve hikmeti öğretmekle kullarına verdiği nimeti hatırlatmaktadır. Bu
husus, dikkat edilirse hikmet Allah Rasülü'nün sünnetinin dışında
başka bir şey değildir. Dolayısıyla bundan başka bir şey söylemek
doğru değildir. Diğer taraftan Allah Rasülü'ne itaati farz kılmıştır. Aynı
zamanda insanların Hz. Peygamber (s.a.v.)'e tabi olmalarının farziyetini
açıklamıştır. Ancak Allah'ın kitabı, sonra da Rasülullah'ın sünneti farzdır
gibi bir söz söylemek asla caiz değildir.
Allah'ın kitabında ve Rasulü'nün
sünnetinde yer alan hükümlerin dışında herhangi bir söze farz demek
doğru değildir. Şurası açıktır ki, Rasülullah (a.s.)'ın sünneti, hem "Amm"
(umumiliği) ve Hass"ı (hususiliği) delillerle açıklamıştır. Sonra
Allah Teala hikmeti kitabıyla birlikte anmış ve birbirine tabi kılmıştır.
Takdir edilir ki, Allah bu hususiyyeti Rasülü'nden başka hiçbir yarattığına
vermemiştir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle
buyurmaktadır: "Şunu kesinlikle biliniz ki, bana Kur'an-ı Kerîm ve O'nun bir
misli verilmiştir. Karnı tok bir hale rahat koltuğuna oturarak şu Kur'an'a
sarılınız, onda helal olarak ne görmüşseniz, onu helal kabul ediniz, neyi de
haram görmüşseniz, onu da haram kılınız" diyecek bazı kimseler gelmek
üzeredir. Şüphesiz ki, Allah Rasülü'nün haram ettiği, Allah (c.c.)'ın
haram ettiği şey gibidir." (39)
Rasülullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:
"Size iki şey bıraktım ki, onlara
tutundukça asla sapıtmayacaksınız, Allah'ın kitabı Kur'an ve Rasülü'nün
sünnetidir." (40)
Hz. Ömer (r.a.) bir gün Tevrat'tan
bazı nüshalarla, Allah Rasülü'nün huzuruna gelerek dedi ki: "Ey Allah'ın
Rasülü! îşte bunlar Tevrat'tan bazı nüshalar, oysa buna sükut etti. Ömer bu
nüshaları okumaya başladı. Buna karşı Allah Rasülü'nün yüzü
kızarıyordu. Ebu Bekir (r.a.), bu sırada Ömer'e dedi ki: "Annesiz
kalası herif! Allah Rasülü'nün yüz ifadelerini görmez misin? Ömer
Allah Rasülü'nün o halini görünce şöyle dedi: "Allah ve Rasulü'nün
gazabından Allah'a sığınırım. Rab olarak Allah'ı, din olarak islam'ı ve Nebi
olarak da Muhammed (s.a.v.)'e razı olduk." Bunun üzerine Allah Rasülü
(s.a.v.) nefsimi elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, eğer Musa
(a.s.) çıka gelseydi ve beni bırakıp da ona tabi olsaydınız, doğru yoldan
sapıtmış olurdunuz. Eğer o hayatta olup benim peygamberliğime ulaşsaydı bana
tabi olurdu." (41) (*)
(*) Diğer taraftan bu konuyla ilgili
aşağıdaki hadisleri buraya koymayı faydalı buluyorum."Bir kavme ne oluyor ki,
benim yaptığım şeyden kaçınıyorlar. Allah'a yemin olsun ki ben Allah'ı
onlardan daha çok tanıyorum ve daha çok korkuyorum."
İmam Şafiî; Rasülullah (s.a.v.)'in,
Allah'ın kitabıyla birlikte koyduğu hükümlerin yanı sıra Allah'ın kitabında
nass halinde bulunmayan hükümler de koymuştur. Rasülullah (s.a.v.) ne hüküm
koymuşsa, Allah bizi o hükme tabi olmak ve itaat etmekle mükellef kıldı.
Rasülullah (s.a.v.)'e tabi olmamayı hiç bir mazeret bile kabul edilmeksizin
(42) günah ve kötülük olarak kabul etmiştir. Allah Teala kullarının Rasülü'nün
sünnetinden ayrılmaları için hiç bir yol bırakmamıştır" diyor. Imam
Şafiî bir başka güzel ifadesinde (Allah ondan razı
olsun) şöyle diyor: "Allah'ın kitabındaki hükümlerle, Rasülullah (s.a.v.)'ın sünnetindeki
hükümler ihtilaf etmezler (çatışmazlar). Bilakis bütün hallerde
beraberdirler. Kim Allah Rasülü'nden alırsa muhakkak ki Allah'tan
almıştır. Çünkü Allah Rasülü'ne itaati farz kıldı. Yine dedi ki; "Kim
Rasülullah (s.a.v.)'den doğruluğu sabit bir söz işitirse onu başkasına
öğretmesi gerekir." Bundan da anlaşılan mana mezhep sahibine, sahih
hadis delil olduğu zaman, hadisle amel etmeyi terketmesi caiz olmaz. Ancak
şu kadarım söyleyebiliriz ki, sünnet hakkında cehalete düşer ve sırf o
sünneti bilmediği için aykırı bir görüş söyleyebilir veya tevil
edebilir."
İmam Şafiî: "Allah Rasulü
(s.a.v.)'in sünneti Kur'an-ı Kerîm'le beraber iki yönde anlaşılabilir"
dedi. Bundan ilki:
"Kur'an-ı Kerîm'in nassı, Rasulullah
(s.a.v.) Allah (c.c.)'in indirdiği vahye aynen tabi olmuştur, îkincisiyse;
Kur'an-ı .Kerim'deki ayetlerin muradını Allah'dan gelen vahiy olarak beyan
etmiş ve nasıl farz kılındığım da açıklamıştır. Amm ve Hass bakımından
kulların ne şekilde amel edeceklerini, bunu ne şekilde
anlamaları gerektiğini bildirmiştir. Bu iki hususta Rasulullah (s.a.v.)
Allah'ın kitabına tabi oluyordu. (*)
(*) Nebi (s.a.v.)'in sünnetinin
dindeki yeri reddedilmez değerdedir. Çünkü vahiy ürünüdür. Allah
hakkında hüküm vermeyip de, Rasulullah'ın verdiği hükümler,
Allah tarafından verilmiş hükümlerle aynı kabul edilir. Müslüman
olarak bilmeliyiz ki, Rasülullah(s.a.v.)'in Kur'an'a ilişkin
açıklamaları ve Kur'an'ın pratik hayatta yaşanır hale getirilmesi demek olan
sünnetin Asr-ı Saadet (saadet asrı)'nda olduğu kadar bizim toplumumuz
için de geçerli olduğunu kabul etmek şer'î bir zorunluluktur. Kur'an'ı,
kendisine indirilen Rasulullah (s.'a.v.)'den daha iyi anladığını iddia
eden yalnızca yalancıdır. Kur'an adına hareket ettiğini iddia ederek sünneti
reddedenler, kesinlikle samimi değillerdir. Allame imam Şevkanî'nin
deyimiyle Sünneti Mutahhara'nın ahkam koyması konusundaki hüccet
oluşunun kesinliğine rağmen onun İslam hukukundaki yerine karşı
çıkanlar ancak İslam'dan nasibi olmayanlardır." (İmam Şevkanî, İrşadu'l-Fuhul,
s. 29)
Çünkü sünnetin reddini ifade eden
Kur'an'da tek bir ayet bile bulunamaz. Oysaki sünnete uymayı emreden pek çok
ayet mevcuttur. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Sana kitabı indirdik
ki, hakkında ihtilafa düştükleri şeyi onlara açıklayasın diye." (Nahl: 64)
"O peygamber hevasından konuşmaz. Onun
konuşması ancak bildirilen bir vahiydir." (Necm: 3-4) Abdullah b. Amr
şöyle der: "Rasulullah (s.a.v.)'dan duyduğum her şeyi ezberlemek
maksadıyla yazıyordum. Kureyş beni bundan nehyetti ve "Rasülullah kızgınlık ve
sükunet halinde konuşan bir insan iken ondan duyduğun her şeyi nasıl yazarsın?
dediler. Bunun üzerine yazmaktan vazgeçtim. Sonra durumu Rasulullah'a
anlattım. Eliyle ağzını işaret ederek; Yaz canım (nefsim) kudret elinde olan
Allah'a yemin ederim ki, burada haktan başka bir şey çıkmaz" buyurdu. (Ebu
Davud; 2/343)
"Kim Rasule itaat ederse, Allah'a itaat
etmiş olur." (Nisa: 80)
Sünnet inkarcılarının durumu, Kur'an-ı
Kerîm'de haber verilen Allah ile peygamberinin arasını ayırmak
isteyenlerin durumu gibi apaçık bir küfrü hatırlatmaktadır. Yüce Allah
onlar için şöyle buyuruyor:
"Onlar ki, Allah'ı ve elçilerini
inkar ederler. Allah ile elçilerinin arasını ayırmak isterler, kimine
inanırız, kimini de inkar ederiz derler. Bu ikisinin arasında bir yol
tutmak isterler. İşte onlar kafirlerin ta kendileridir. Biz de kafirlere
alçaltıcı bir azab hazırlamışızdır." (Nisa: 150-151)
Kur'an'a iman etmek kişiyi, "La ilahe
illallah" tevhidinin, Rasulullah'ın sünnetine inanmak ise kişiyi, "Muhammedün
Rasülullah" şehadetini tahkike götürür. Zaten "Muhammedün Rasülullah",
şehadetinin manası, Rasulullah'ın emirlerine itaat etmek,
haber verdiği hususlarda, onu doğrulamak, onun nehyettiği
kötülüklerden kaçınmak ve istenildiği şekilde Allah (c.c.)'a ibadet
etmektir. Her kim; "Ben sünnetin amele taalluk eden yönünden başkasına
inanmam" diyorsa, işte onun durumu. Yüce Allah'ın şu hükmünün içine girer:
"Yoksa siz kitabın bir kısmına
inanıp, bir kısmını inkar mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezası,
dünya hayatında rezil olmaktan başka nedir? Kıyamet gününde de
azabın en şiddetlisine itilirler." (Bakara: 85)
Kim "Ben Kur'an'dan başka bir şeye
ne inanır, ne de amel ederim" derse, bu kimse tıpkı şöyle konuşan
kişiye benzer: "Ben Allah'tan başka ilah bulunmadığına şehadet
ederim. Fakat Muhammed'in onun Rasülü olduğuna şehadet etmem" manasına
gelir ki, böyle bir şehadetin de geçersizliğinde asla bir kuşku yoktur.
Yüce Allah'ı seviyorsanız, bana uyun! Ki Allah da sizi şevsin ve günahlarınızı
bağışlasın." (Al-i îmran: 31)
Ne zaman ki İslam ümmeti; peygambere
uyma, ona itaat etme, emirlerine boyun eğme ve teslim olma gibi hususlarda
tam bir bozgunluk sürecine girmiş oldukları halde, yine de Rasülullah'ı
sevdiklerini ileri sürmüş iseler de, işte bu iddia, tevhidi olmayan his,
vicdan, Kur'an ve sünnet açısından batıl ve yalan bir iddiadır. Bunun
aksini iddia eden varsa delilini getirsin. Neticeden her şeyin
içyüzünün ortaya çıktığını görecektir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Hayır,
Rabbine andolsun ki, onlar aralannda ihtilafa düştükleri zaman, içlerinde bir
burukluk duymadan verdiğin hükme gönül hoşluğuyla razı olup tam anlamıyla
teslim olmadıkça iman etmiş olamazlar." (Nisa: 65) Mütercim
5- İHTİLAFLARI ALLAH VE
RASULÜNE GÖTÜRMENİN FARZ OLDUĞU HAKKINDAKİ EMİR
Yüce Allah şöyle buyuruyor:
“Allah ve Rasulü, bir şeye kükmettikleri
zaman, mümin erkek ve mümine kadının kendi işlerinde artık başka bir
şeyi seçmeye hakları yoktur. Kim Allah ve Rasulüne karşı gelirse,
apaçık bir sapıklığa düşmüş olur." (43)
Müfessir İbn Kesir; "Bu ayet-i kerîme
genel olarak tüm meseleleri içine alır. Şöyleki, Allah ve Rasülü bir şey
hakkında hükmettiği zaman hiçbir kimsenin ona muhalefet etmesi, hiçbir
görüşü ve sözü Allah ve Rasülü'nün emrinin önüne geçirmesi mümkün değildir"
dedi. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
"Ey iman edenler! Allah'a itaat
edin. Peygamberede itaat edin. Sizden olan emir sahiplerine de. Eğer
Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız herhangi bir hususta
anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah'a ve Rasulü'ne götürünüz. Bu hem
daha hayırlı, hem de sonuç itibariyle daha güzeldir." (44)
İbni Kesir -Allah kendisinden razı
olsun-, bu ayetin tefsirinde der ki:
"Allah Teala'ya itaat ediniz, yani
Allah'ın kitabına uyunuz. Ve Rasulü'ne itaat ediniz. Rasulullah'ın sünnetinden
alınız. Sizden olan emir sahiplerine itaat ediniz. Yani Al- lah'a isyan
olmadıkça, Allah ve Rasulü'ne itaat ettikleri müddetçe emirlerine
itaat ediniz."
Sahih bir hadiste geldiği üzere,
"İtaat ancak maruftadır". (45) Çünkü "Allah'a isyan konusunda
yaratılmışa itaat yoktur" gerçeği açık bir şekilde ifade eder.
"Eğer bir hususta anlaşmazlığa
düşerseniz, onu Allah'a ve Rasulü'ne götürün" ayeti hakkında seleften
Mücahid ve başkaları şöyle diyor: Yüce Allah bu emri, insanlara,
dinin usul ve füru meselelerinde ihtilaf ettikleri zaman, ihtilaflarını, işte
bu Allah'ın emri olan kitap ve sünnetle halletmelidirler. Allah'ın buyurduğu
gibi: "De ki, ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek ancak
Allah'a mahsustur." (46)
Kim bir işin doğruluğuna, kitap ve
sünnetten delil getirerek hükmederse işte bu haktır. Haktan sonra ancak
sapıklık vardır. Bunun için Yüce Allah şöyle buyurur:
"Allah'a ve ahiret gününe gerçekten
inanıyorsanız", yani aranızda çekişmiş olduğunuz meselelerde
bilgisizliğinizi, düşmanlığınızı bırakarak o meselede Allah'ın kitabı
ve Rasülullah'ın sünnetiyle muhakeme edin. "Allah'a ve ahiret
gününe gerçekten inanıyorsanız". Bu ayet-i kerîmenin, bunun üzerine delil
olmasıyla, her kim ki, ihtilaf anında kitap ve sünnetle hükmetmezse ya
da ihtilaflarını kitap ve sünnete götürmezse, o Allah'a va ahiret
gününe inanmıyor demektir. "Bu, hem hayırlı", yani Allah'ın kitabı ve Rasulü'nün
sünnetiyle hükmetmek ihtilafı bu ikisine götürmeniz, sizin için
hayırlıdır. "Ve netice bakımından daha güzeldir." Sonuç olarak kazanç
bakımından daha güzeldir.
İmam Şafiî -Allah ondan razı olsun-
er-Risale adlı eserinde şöyle diyor: "Rasulullah (s.a.v.)'in vefatından sonra,
üzerinde ihtilafa düşülen meselelerde, Allah'ın hükmüne(47) (*) ve Rasulü'nün
hükmüne götürülür.
Eğer ihtilaf ettiklerinde hükmetmek için
ikisinden de nass yoksa, o zaman kitap ve sünnetten o mesele için
sahih kıyasa başvurulur. -Allah ona rahmet etsin- îmam Şafiî der ki:
"Kıyas; kitap ve sünnetten gelen haberin ittifakı üzerine olan delilleri
almaktır. Bu iki ilmi öğrenmek de farzdır" dedi. Devamla îmam Şafiî der ki:
"Şimdi Rasulullah'ın söylediği sözü, işiten kimsenin hadisin genelini alarak
taki açıklayıcı delil bulununcaya kadar, onunla amel etmesi gerekir."
Kısaca müslüman için gerekli olan hadisin umum manasıyla amel etmesidir.
Aksine açık delil bulununcaya kadar, bu durum sahabilerin
çoğunda meydana gelmiştir. Allah onlardan razı olsun.
Hz. Peygamber (s.a.v.)'den bir hadis
duyduklarında kendi görüş ve hükümlerini terkediyorlardı. Hatta halife
bile olsa, vermiş olduğu hükmü bırakıp hadisin hükmüne göre amel ediyorlardı,
îşte Hz. Ömer (r.a.) her parmağın diyetine ilişkin hüküm verince,
muhalefetten Amr b. Hazmın mektubunda, Rasulullah (s.a.v.) şöyle
buyurmaktadır: "Şuradan itibaren her parmak için, on deve diyet vardır." (48)
Amir b. Hazm'ın mektubunda bulunan hadisi sahabe (r.a.) duydukları zaman, Hz.
Ömer'in hükmünü bırakıp hadisin hükmüyle amel ettiler, îmam Şafiî bu
hadisle ilgili olarak er-Risale adlı kitabında, delil olarak bu
hadisi göstererek (s: 423)
(*) Şeyh Abdülaziz bin Abdullah bin
Baz "Sünnete Göre Amelin Vacibi, Onu inkar Küfürdür" isimli kitabında
şöyle zikretmiştir. "..... sünnet delil olmasaydı veya onun tümü
muhafaza edilmeseydi, insanların Rasulullah'a itaat etmeleri ve ihtilafa
düştükleri mevzuları Kur'an ve Sünnet'e başvurarak halletmeleri mümkün
olur muydu? Sünnetin delil olmadığını veya tümünün muhafaza
edilmediğini ileri sürenlere göre, Allah kullarını mevcud olmayan bir şeye
havale etmiş olur. Bu düşünce ve inanış en büyük batıl; Allah'a karşı
işlenen en büyük küfür ve O'na duyulan en kötü zandır. ,48) el-Hakim
Müstedrekte rivayet etmiştir. er-Risale sh.: 423'de muhaddis allame Ahmed
Şakir'in tahricine bakiniz. bu hadis-i şerifte, iki delalet bulunmaktadır.
a) Haberin kabulü yani (haberi ahad veya
vahid),
b) Hadis-i şerif sabit olunca
derhal kabul etmektir. Kaldı ki, kabul etmedikleri haberin misliyle
imamlar bile amel etmemiş olsa, durum değişmez. Yine burada açık bir şekilde
görüyoruz ki, bir imam, bir işi yaptıktan sonra, Hz. Peygamber (s.a.v.)'den
bildirilen habere aykırı ortaya çıkarsa, bu haberden dolayı yapılan iş derhal
terkedilir. Rasulullah (s.a.v.)'ın hadisi, kendisinden sonra, bir
kimsenin ameliyle değil, bizzat kendisi sabit olur. Ne muhacirden ne
de Ensar'dan hiçbir sahabe ve daha sonra o dönemde islam'ı kabul
etmiş olan müslümanlardan hiçbirisi Hz. Ömer için, bu fiile aykırı
amelini sürdürdü, diye bir rivayette bulunmadılar. Ayrıca yanındaki
bilginin hadis-i şerife aykırı olup olmadığını söyleyen de çıkmadı. Aksine
sahabe-i kiramdan, hepsi üzerlerine düşen vecibeyi yerine getirerek Rasulullah'tan
gelmiş hadis-i şerifi kabul ettiler. Buna aykırı olan her şeyden de
vazgeçtiler. Eğer Hz. Ömer'e, bu hadis zamanında ulaşsaydı, şüphesiz o da
derhal bununla amel ederdi. Nitekim biliyoruz ki, Allah Teala'dan korku,
Rasulullah (s.a.v.)'e tabi olmak ve vacibi eda etmekle hadise aykırı her
türlü amel terkedilmiştir. Hiç kimse Rasulullah (s.a.v.)'ın zıddına
amele girişmez. Çünkü Allah Teala'ya itaat Rasulü'nün emirlerine tabi
olmakla yerine getirilebilir. Bir adam îmam Şafiî'ye şöyle sordu: "Hz.
Ömer'in, Allah Rasulü'nden geldiği sabit olan haberi, işittikten
sonra, yaptığı amelden vazgeçtiğini misallerle açıklayabilir misiniz?"
İmam Şafiî de cevap olarak: "Bu
zikrettiğimiz delil olmuyor mu?" dedi. Dedi ki: "Evet ama, söyledikleriniz,
yalnız şu iki hususu delillendirmektedir:
a) Sünnetin bulunmadığı yerde,
içtihadla amel etmenin caiz oluşu.
b) Sünnet sabit olunca, nefsi amelin
zaruri olarak terketmek, sünnete aykırı olan ameli, terketmekse farzdır.
Sünnetin iptaliyse ancak daha sonra sahih şekilde rivayet olunan
bir hadisle sabit olabilir. Elbetteki aykırı olan haberin
zayıf olmaması da şarttır. (49) Dedim ki:
İmam Şafiî..... Hz. Ömer b. Hattab şöyle
diyordu: Diyet, Akile'ye düşer. Akile; (suçu işleyen yani diyeti ödemekle
yükümlü olan taraf anlamındadır.)
"Kadın, kocasına ait diyetten hiçbir
hakka sahip değildir."
Ancak Dahhak b. Süfyan, Hz.
Peygamber (s.a.v.)'in kendisine, Eşyem ed-Dıbabî'nin diyetine karısının
da mirasçı kılınması diye yazdığını söyleyince, Ömer b. Hattab kendi
görüşünden döndü. (50)
Bundan sonra soru sorana îmam
Şafiî, Tavus hadisini zikretti. Hz. Ömer dedi ki, Cenin konusunda Nebî
(s.a.v.)'den bir hüküm işiteniniz var mı? Bunun üzerine, Haml b. Malik b. Nabiğa
kalktı ve dedi ki, benim muzır iki komşum vardı. Birisi eline
geçirdiği çadır sopasıyla diğerine vurmuş, böylece de cenin ölü
olarak doğmuştu. Peygamber (s.a.v.), bunun için bir köle azad etmeye
hükmetmişti, deyince, Hz. Ömer dedi ki: "Eğer ben bunu işitmemiş olsaydım,
başka bir şekilde hüküm verirdim. Başka alimler de, neredeyse bu gibi
çok önemli bir konuda, biz de kendi reyimizle hükmedecektik,
dediğini rivayet etmiştir. (51)
İmam Şafiî dedi ki, bundan da
anlaşılıyor ki, Hz. Ömer hadis-i şerifi duyar duymaz kendi rey ve ictihadından
vazgeçmiş, gerek Dahhak'ın hadisinde, gerekse Ceninle ilgili hadiste
açıklık getirilen hükme tabi olmuştur. Böylece nefsi ameli terketmiştir. Hatta
Cenin ile ilgili hadisi işittikten sonra dedi ki, "Eğer biz bunu işitmemiş
olsaydık, başka bir şekilde hüküm verirdik" diyerek meseleyi
açıklamıştır. îmam Şafiî, Rasülullah (s.a.v.)'ın sünnetinde Cenin
karşılığı olarak yüz deve fidye verilmesi sabittir. Cenin durumuna
gelince, sağ ise yüz deve verilir. Ölüyse, fidye gerekmemektedir. Yine de
her şeyi Allah bilir.
Hz. Ömer'e Hz. Peygamber (s.a.v.)'in
hükmü ulaşır ulaşmaz, hemen tabi olmuştur. Rasulullah (s.a.v.)
ittibadan başka kendi nefsinin lehinde bir davranışta
bulunmamıştır. Daha önce Allah Rasulü'nden bir şey işitmediği için içtihadıyla
amel etmiş, ancak sünnetin kendi ameline aykırı olduğunu öğrenince
hemen Rasulün hükmüne tabi olarak kendi görüşünü bırakmıştır. O her
şey için de aynı usüle tabi olurdu.
İnsanlar da bu konuda aynı şeylerle
yükümlüdürler. Allame Ahmed Şakir de şöyle der: "İmam Şafiî, "îhtilafu'l-Hadis"
adlı kitabında Haml b. Malik'in ve Dahhak'ın hadisine işaretle şöyle dedi
(s. 20-21): "Eğer, haber veren verdiği haberinde doğru ise, haberi vahidin
kabulü için bütün bunlar delil olur. Şayet birisinin haberi vahidi
hemen reddetmesi caiz olsaydı bunu bizzat Hz. Ömer b. Hattab'ın da Dahhak'a
şöyle demesi caiz olurdu. "Senki Necid ehlindensin. Haml b. Malik'e
de, Sen de Tihame ehlindensin. Sizler Allah Rasulü'nü çok az
görüp arkadaşlık yaptınız. Ben ve yanımdakiler yani muhacir ve ensar
ondan ayrılmadık. Bu haber cemaatimizden nasıl gizli kalabilir?" Bilindiği
gibi, unutmam ve yanlış yapmam mümkündür. Bilakis Hz. Ömer (r.a.) kendi
görüşünü bırakıp, hakkı görüp tabi olmuştur. Hatta kadının kocasının
diyetine varis olma meselesinde kendi görüşünü terketmiştir. Fakat Nebi
(s.a.v.)'den dolayı bir şey işitmediğinden başka bir şekilde Cenin
hakkında hüküm vermiştir. Onun görüşü şuydu. Eğer Cenin sağ olursa, yüz
deve, ölü olursa hiçbir şey gerektirmez, yönünde idi. Elbette Yüce Allah
Nebisi (s.a.v.)'in lisanıyla, kendisine kat'î olarak itaatı emretmiş, tüm
insanları Allah'a ibadet etmeye çağırmıştır. Kimse, nasıl, niçin gibi
sorularla girişimde bulunamaz. Rasulullah'tan gelen haber üzerine kimse
görüş söyleyemez. Ravi tek de olsa, onu doğru olarak tanıyan bilen kimse bu
ravinin haberini reddetmek ona düşmez. Allah Teala şöyle buyurmaktadır:
"Fakat, hayır Rabbine yemin olsun ki,
onlar aralarındaki şeyler hakkında seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden
dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyet göstermedikçe iman
etmiş olamazlar." (52)
îmam îbni Kesir (r.h.) der ki:
"Allah Teala yüce. zatına yemin ederek kişi tüm işlerinde Allah
Rasulü'nü hakem tayin etmediği müddetçe iman etmiş olamayacağını, çünkü o
peygamberin vermiş olduğu hüküm ister gizli olsun, ister açık olsun
her zaman bağlanması gereken bir farz ve hak olduğunu kimsenin böyle
bir hakka ve farza uymamazlık etmemesi gerektiğini bildirerek
şöyle buyuruyor: "Sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde hiçbir
sıkıntı duymadan ona tam bir teslimiyet göstermedikçe iman etmiş
olamazlar." Yani seni hakem olarak tayin ettikleri zaman kesinlikle ve
içtenlikle iman ve itaat ederler, hakemlik yaptığın konuda hiçbir zaman kendi
nefislerinde bir sıkıntı duymayacaklardır. Onun hükmünü açık ya da gizli olsun
eleştirmeyeceklerdir. Herhangi bir engel ve savunmaya
başvurmaksızın tam bir teslimiyetle verdiğin hükmü kabullenip teslim
olacaklardır. Nitekim bir hadiste şöyle varid olmuştur:
"Varlığım elinde olan Allah'a
yemin olsun ki, sizden herhangi biriniz benim getirdiğime heva ve
isteklerini uydurmadıkça mü'min olamaz." (53) Burada bilmeliyiz ki, delilleri
olmaksızın ancak mezheplerine muhalif olduğu için Rasulullah (s.a.v.)'ın
hadisleriyle amel etmeyi kabul etmediğinden dolayı da mezhep
mutaassıpçısını büyük bir sevaptan uzaklaştırmış olur. İmam veya
mezhep Rasulullah (s.a.v.)'ın sünnetinde hataya düşebilir. Yahut sünnet
üzerine hakim mezhep olur mu? Bununla beraber vacib olan mezhebin üzerine
sünnetin hakim olmasıdır. Mezhep taassubu olanlar bilmelidirler ki,
onlar imamların sözlerine bile muhalefet etmektedirler. Bunun için
İmam Şafiî er-Risalesi'nden şöyle diyor: "Bu tür taklit, gaflet
doğurur. Allah Teala, bize hem de onlara mağfiret etsin. Yine şöyle diyor:
"Kişi, sünnet hakkında bilgisziliğe
düşerek sünnet hakkında aykırı bir görüş söyler. Bu da sünnete
muhalefet ettiği manasına gelmez. Kaza en ihmallikle hata yapıp tevil eder.
îmam Şafiî, Allah ona rahmet etsin, o şöyle diyor: "Biz tüm
sünenleri bilen hiçbir kimseyi tanımıyoruz. Ama bu durum
sünnetin vasfında hiçbir şeyi alıp götürmez. Tüm alimlerin sünnet
ilmi birleşince sünnet meydana gelir. Her birinin ilmi ayrı ayrı
olunca sünnet ilminden de bir şey eksik demektir. Ancak birinde
olmayan bu sünnet, diğerinde vardır. Ayrıca her alim aynı derecede ve
ölçüde bilgi sahibi değildir. Kimisi bazısını bilmiyorsa da, bir çok
ilmî bünyesinde toplamıştır. Kimisi de diğerine göre az ilim
toplayabilmiştir. îlmi az olan nice kimselerin daha alim olanların
yanına gitmesi ilmin bir üst derecede arandığını yani sünnet ilminde daha
alim olanların yanında arandığını göstermektedir, ilmi çok olan kimse
ise kendileri gibi olanların yanında ilim aramaktadırlar. Esasen annem ve
babam yoluna feda olsun, Rasulullah (s.a.v.)'in sünneti bu şekilde bütün
mahiyetiyle karşımıza çıkmakta bütünlük kazanmaktadır. Kısacası her
alimin sünnet toplamada, ilimde derece derece farklılaşmaktadır."
Bu söze ek olarak alim, Ahmed Şakir
er-Risale'nin 43. sayfasında şöyle diyor: "İmam Şafiî'nin, sünnet ilmiyle
ilgili bu tesbiti hiç şüphesiz ince eleyip sık dokumanın ihatalı bir bakışın
ve müçtehide has bir sezginin ürünüdür. Bu ince teshiri yaptığı dönemde Sünen
mecmuaları henüz meydanda yoktu. Sadece hadis hafızları ve şeyhler ellerinde
bulunan rivayetleri yaymakla meşguldüler. Daha sonraları alimler ve hadis
hafızları Sünen kitaplarını yazmakla ve yaymakla sünnet ilmine büyük
hizmet etmişlerdir, îmam Şafiî'nin talebesi olan ve Hanbelî mezhebinin
kurucusu Ahmed b. Hanbel aynı dönemde yazmakla meşgul olduğu ünlü Müsned
isimli eseri için şöyle demektedir:
"Bu kitabı, yediyüz elli
bin hadis arasında seçip ayırdederek hazırladım.
Müslümanların ihtilafa düştükleri tüm hadisler için bu esere bakabilirler.
Eğer onda bulamazlarsa bilsinler ki, o hadis hüccet değildir. Ancak daha sonra
gördü ki, Ahmed b. Hanbel bütün titizliğine rağmen birçok sahih hadisi
Müsnedine alamamıştır.
Sahihi Buhari ve Müslim'de yer alan
birçok sahih hadisi müsnedde zikredilmemiştir. Sünenleri hadis
hafızlarının hazırladığı diğer kitapları
hakimin Müstedreki, Beyhaki'nin ve Darimi'nin eserleri ve
bunun gibi kıymetli mecmualarda yer alan sünnetleri bir araya
topladığımız zaman "zanni galiple" denilebilir ki, inşaallah çok az bir şey
elden kaçmıştır. Ve Süneni Kübra Beyhaki'nin ve Münteka îbni Carud'un,
Darimi'nin Süneni, Taberani'nin üç Mu'cemi, Ebü Yala'nın Müsnedi, Bezzarî'nin
eserleri ve bunun gibi kıymetli mecmualarda yer alan
sünnetleri bir araya topladığımız zaman sünenlerin tamamını içine alır.
Denilebilir ki, çok az bir şey elden kaçmıştır. Kesinlikle söyleyebiliriz ki,
îmam Şafiî şunu kasdetmiştir. Bütün alimlerin ilmi birleşince sünnet ilmi
meydana gelir. Herbirinin ilmi ayrı ayrı olunca sünnet ilminden bir şey
eksik demektir. Bunun pratikte gerçekleşmesinden önce (Allah onu
mükafatlandırsın), bir görüş olarak söylemiştir. Allame Ahmed Şakir'in
sözünü şeyhimiz Allame Muhammed Nasruddîn Elbani'ye sordum: "O, "Üstad
Ahmed Şakir'in zikretmiş olduğu hadis kaynakları sünnetin tümünü
kapsamaz. Çünkü Üstad'ın zikretmediği başka önemli îbni Huzeyme'nin
sahihi, îbni Hibban'm sahihi. Musannif Ebu Şeybe'nin müsnedi. Musannif Abdurrezzak
ve başka kitaplar vardır" dedi.
Ben de derim ki: Ne zaman sünnet
sahih olursa, mezhep ya da imamın görüşü terkedilip sünnet ile amel
edilmesi gerekir, ihtilaftan kurtuluşun yolu da budur. İhtilaf
anında sünnete bağlılığın gerekliliği hakkında Rasulullah
(s.a.v.) şöyle buyuruyor:
"Sizin içinizde hayatta kalanlar bir çok
ihtilaflar göreceklerdir. Sizin üzerinize düşen benim sünnetimle hidayete
nail olan Hulefa-i Raşidîn'in sünnetinden ayrılmayınız. Azı
dişlerinizle ona sımsıkı sarılınız. Din adına dinde olmayan işlerin
sonradan uydurulmasından sakının, zira dinde her sonradan uydurulan bid'attır.
Her bid'atta sapıklıktır. (54)
6- TAKLİT EN TEHLÎKELÎ
TARTIŞMALARIN BAŞINDA GELÎR
Allah (c.c.) buyuruyor ki:
“Allah'a ve Rasülü'ne itaat edin ve
birbirinizle çekişmeyin. aksi halde başarısızlığa uğrarsınız ve
kuvvetiniz yok olup gider. Sabredîn; şüphesiz ki Allah sabredenlerle
beraberdir." (55)
Allah (c.c.) hezimete uğramanın sebebi
olarak çekişmeyi haber vermektedir. Allah'ın kitabı ve Rasulü'nün sünnetiyle
hükmettiğimiz zaman çekişme olmayacaktır. Çünkü insanlar kendi
görüşleri üzerinde taassub sahibi
olduklarından veya delile bakmaksızın başkalarını taklid
ettikleri zaman çekişme meydana gelmektedir. Bundan dolayı
sahabe (Allah onlardan razı olsun) onlara baktığımızda bütün
meselelerde onlar, yine kendi içlerinden olan başka birini taklid
etmiyorlardı, îşte onlardan; Ebu Bekir ve Ömer (r.a.)'a bunun gibi dört imam
(Allah'ın rahmeti üzerine olsun) ve başkaları kendi görüşlerinde taassub
göstermeyip, Rasulullah (s.a.v.)'in hadisine kendi görüşlerini terkediyorlardı
ve delillerini bilmeksizin başkalarınin da kendilerini taklid
etmelerini men ediyorlardı. Gerçek olan bir şey varki, onlar
insanların en hayırlılarıydılar. Allah Rasulü (s.a.v.)'in dediği gibi
"insanların en hayırlısı benim zamanımda yaşayanlar (sahabe) ve sonrakiler
(tabiin) ve ondan sonra gelenler (tebe-i tabiin)'dir" demiştir. (56) Allah
ve Rasulü hüküm verdiği zaman kendilerinden ne bir söz söylüyor ne de bir
amelde kesinlikle bulunmuyorlardı. Onun sünnetine azı dişleriyle sımsıkı
bağlanıyorlardı. Allah Rasülü'nün vasiyet ettiği gibi:
".... O halde sizler benim sünnetimle
hidayete ermiş Raşit ve yol gösterici halifelerin sünnetinden ayrılmayınız.
Ona sımsıkı sarılın, azı dişlerinizle tutun, (dinde) sonradan uydurulmuş
işlerden sakının. Çünkü dinde sonradan uydurulan her şey bid'attır, her bid'at
sapıklıktır." (57)
Şüphesiz; sünnet üzere olmayan bütün
amellerin bid'at olduğu bilinen bir gerçektir. Böyle ameli uygulamak büyük bir
imam tarafından söylenmiş olsa bile caiz değildir. Bu konuda Şeyhü'l-İslam
ibni Teymiye -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- şöyle diyor:
"O hakkı ararken hataya düşer, ictihad
ettiğinde yetersiz kalırsa hatasından dolayı sorulmaz, ceza görmez,
ecir alır. Bu ecir ictihadından dolayıdır. Hatası da
affedilmiştir." Kendilerine nass ulaşmadığından gerek
selef, gerekse halef alimlerinden çoğu içtihad etmişler,
zayıf hadisi sahih; ayeti değişik manada yorumladığından ya da
kuvvetli bulduğu görüşten dolayı bir takım söz ve
davranışlarında farkında olmadan bid'ate düşmüşlerdir. Kendilerine
ulaşmayan deliller (nasslar konusunda), Rabbinden gücü yettiğince
korkarsa; "Ey Rabbimiz! Unutmuş veya hata etmişsek bizi sorumlu
tutma" (58) ayeti onda tahakkuk eder.
"Allah Teala (bu duaya mukabil
olarak); "Sorumlu tutmadım" buyurmaktadır. Bu hadis sahihdir. (59) Allah
Rasulü'nün sahabesi hiç bir zaman taassub yapmıyordu.
"İhtilaf durumunda sahabeyi kiram
sözlerinin (hüccet) delil olma hakkındaki görüşünüz nedir? Sorusunu
soran kişiye cevaben; İmam Şafiî (r.a.): "Kitap, sünnet
"icma" (60) ve sahih kıyasa uygun
olanlardan faydalanmak için yardım alınabilir" dedi. (61) Er-Risale'de
yine, zira nass mevcut iken kıyas yapılmaz. Aynı şekilde sünnetin
sonrası (sahabe sözleri) sünnet bulunmayınca hüccet olur, diyor. Devamla;
Allah Rasulü'nden başka hiç kimseye ilmî bir delile dayanmadan din
hususunda herhangi bir söz söyleme hakkı tanınmamıştır. îstihsan
(heva ve heveslerine kapılarak) kendisince güzel gördüğü gibi
bir söz söyleyemez, bu ise benzeri görülmemiş bir bid'attır
demektedir.
Allah Teala şöyle buyuruyor:
"(Ey Müslümanlar!) Peygamberi kendi
aranızda çağırmayı, birbirinizi çağırmakla bir tutmaym. Allah, içinizden
birbiri arkasına gizlice sıvaşanları elbette bilmektedir. Bu itibarla,
Allah'ın emrine muhalefet edenler, başlarina bir belanın gelmesinden, yahut
acı bir azaba uğramaktan sakınsınlar." (62)
Mezhebine muhalif sahih delil
bulunmasıyla beraber mezheb taassubunu devam ettiren kişi, Allah
Rasulü'nün çağırmasını, başkasınınkiyle bir tuttuğu, akıllı bir kimse için
apaçık ortadadır. Bilakis mezhebinin sözünü Allah ve Rasulü'nün
önüne geçirmiştir.
Bunun için Allah'u Teala şöyle
buyuruyor:
"Ey iman edenler! Allah'ın ve Rasülü'nün
önüne geçmeyin (onlardan önce bir şey hakkında hüküm vermeyin) Allah'dan
korkun şüphesiz Allah işiten ve bilendir." (63) Bir başka ayetinde;
"Oysa aralarında hüküm vermesi
için Allah'a ve peygamberine davet olunan mü'minlerin sözü ise,
"işittik ve itaat ettik" demeleridir. İşte kurtuluşa erenlerde bun- lardır."
"Kim Allah'a, peygamberine itaat eder ve ondan korkar,
sakınırsa işte kurtuluşa erenler bunlardır." (64)
Bundan dolayı selef-i salihin (Allah
onlardan razı olsun) Allah Rasulü (s.a.v.)'in sünnetine sımsıkı
sarılarak sünnete muhalif bütün sözleri reddediyorlardı.
İmamların SÖZLERİ
Muhakkak ki dört imam ve başka hidayet
imamları, Allah onlardan razı olsun hadis ne zaman sahih olursa hadisle amel
edilmesinin mahiyetinin açıklamışlardır. Buna da kendi sözleri açıklık
getirmektedir. Çünkü onlar hiçbir zaman hadise muhalefet etmemişlerdi;
aynı zaman taklidden de kaçıyorlardı. îşte müctehid imamların,
sünnete uymakla sünnetle çelişen görüşlerini terketmekle ilgili görüşleri:
İmam Ebu Hanife
(r.a.): Allah ona rahmet etsin, o şöyle diyor: "Hadis sahih olduğu
zaman benim mezhebim (görüşüm) odur." (65)
"Nereden aldığımızı bilmedikçe, hiç
kimseye bizim görüşümüz ile amel etmesi helal olmaz." (66)
Başka bir rivayette şöyle demiştir:
"Dayandığım delili bilmeden benim görüşüm ile fetva vermek haramdır. Bir
rivayette de şu fazlalık vardır. Biz birer insanız, bugün bir söz söyleriz
yarın ise ondan vazgeçeriz."
Başka bir güzel sözünde şöyle der:
"İçlerinde hadisle meşgul olanlar bulunduğu müddetçe insanlar kurtuluş
içerisindedirler. Ne zaman ilmi, hadisin dışında ararlarsa bozulurlar.
Allah'ın diniyle ilgili bir konuda şahsî görüşünüze göre hüküm vermekten
sakşnşnşz. SÜNNETE tabi olunuz. Kim sünnetten ayrılırsa sapıtır. (*)
İmam Ebu Hanife (r.a.)'ın buna
benzer sözleri daha vardır. Diğer taraftan İmam
Malik (r.a.) Muvatta isimli kitabını
insanların taşımasını men etmiştir. (67)
(*) Mizanü'l-Kübra eş-Şerani 1/51
İmam Malik
(r.a.) bir sözünde de şöyle demiştir: "Ben bir beşerim.
Doğruyu da bulurum, hata da ederim. Sizler benim görüşlerime bakın. Allah'ın
kitabı, Rasulü'nün sünnetine uyanı alın, uymayanı bırakın." (68)
Başka bir sözünde ise; "Hz.
Peygamber'in dışında bazı insanların sözleri alınır da terkedilir de
demiştir." (69)
İmam Şafiî'ye
gelince; muhakkak ki onun davetinin çoğu sünnete tabi olmaktı.
"Hz. Peygamberin bir sünneti kendisine
gizli kalmamış ve ulaşmamış kimse yoktur. (Yani herkese Hz. Peygamberin
her sünneti ulaşmamış olabilir). Ben bazen bir söz söylemiş bir prensib
tesbit etmişimdir de o konuda benim görüşüm hilafına Hz.
Peygamber'den nakledilen bir hadis bulunmuştur. Bu durumlarda benim
görüşüm Hz. Peygamber'in görüşüdür." (70)
"Bir kimse için, Hz. Peygamberden
nakledilen bir sünnetin açıkça belirlenmesi halinde, onu bir başkasının
sözünden ötürü terk etmenin helal olmadığı hususunda müslümanlar ittifak
halindedirler." (71)
"Bana Rasulullah'dan sahih bir hadis
rivayet edildiği halde, onunla amel etmezsem, aklımın gitmiş olduğuna
sizi şahid tutuyorum." Bir başka sözünde: "Benim söylediğim bir
söz Allah'ın Rasulü'nden gelen bir hadise aykırı olursa, sözümü duvara çarpın"
demiştir. (72)
"Hakkında görüş beyan ettiğim
herhangi bir meselede hadis alimleri tarafından benim görüşlerime aykırı
bir hadis rivayet edilirse, ben sağlığımda ölümümden sonra da görüşümden
cayarım." (73)
"Herangi bir konuda söz vermişsem
ve Hz. Peygamber'den buna aykırı sahih bir haber gelmişse Hz.
Peygamber'in hadisi daha doğrudur. Beni taklit etmeyiniz." (74)
İmam Şafiî'nin talebesi, İmam Müznî
-Allah ona rahmet etsin- el-Um adlı kitabın muhtasarının başında
şöyle diyor: "Ben bu kitabı Muhammed b. İdris eş-Şafiî
ilminden ve onun sözlerinin manasından özetledim. Maksadım bu
bilgilerden faydalanmak isteyene durumu kolaylaştırmak, bununla beraber
Şafi'yi ve başkalarını taklitten uzaklaştırmak olduğunu bildirmektir.
Tevfik ve hidayet Allah (c.c.)'dadır. Kişi buna bakarak nefsini dini için
istenilen yere koymalıdır."
İmam Ahmed (r.a.) bu
konuda bazı sözlerinde şöyle diyor:
"Beni taklit etme, Malik'i,
Şafiî'yi, Evzaî'yi ve Sevrî'yi de taklid etme. Sende onların aldığı
kaynaklardan bilgi al." (75)
"Bir rivayette şöyle demiştir: Dini
konularda bunlardan, yani alimlerden herhangi birini taklid etme, Hz.
Peygamber ve onun ashabından ne gelmişse onu al. Ashabtan sonra tabiun nesli
gelir ki, bir alim bunların görüşünü alıp almamakta serbesttir." (76)
"Evzaî'nin Malik'in Ebu Hanîfe'nin
sözlerinin hepsi şahsi bir görüşten ibaret oluyor, bence hepsi eşittir. Delil
ancak hadislerdir." (77)
"Kim Hz. Peygamber'in hadisini
reddederse o helakin eşiğindedir." (78)
İşte bunlar, imamların sünnete sarılmayı
emreden ve araştırma yapmadan mesnetsiz olarak başkalarının kendilerini taklit
etmesini yasaklayan sözlerdir. Mezheb taassubu ilk iki asırda
yayılmamıştır. Ancak üçüncü asrın başlarından sonra yayılmaya
başlamıştır. Çünkü üçüncü asrın başında İslam ümmetin büyük fetihlere
mazhar olduğu hiçbir kimse için gizli kalmaz. Bundan dolayı îmamı Malik
(r.a.) şöyle diyor:
"Bu ümmetin sonu ancak baştakilerin
düzeldiği bir inançla düzelir." Bu ümmetin evvelkileri taklitçilik,
bid'atlerle ve heva hevese uymakla düzelmemiştir. Muhakkak ki hüccette
(delile) ittiba ile düzelmiştir. Allah'u Teala şöyle buyurmaktadır:
"Deki; işte benim yolumdur. Ben Allah'a
çağırıyorum. ben ve bana uyanlar aydınlık bir yol üzerindeyiz. (Kör bir
saplantı içinde değiliz) Allah'ı (ortaklardan) tenzih ederim. Ve ben
ortak koşanlardan (müşriklerden) değilim." (79)
Taklidin tehlikesini Üstad Seyyid
Sabık Fıkh-ı Sünne isimli kitabında açık olarak izah ediyor. O
şöyle diyor: Taklide bağlanıp kitap ve sünnetin rehberliğini
kaybettikten sonra, "içtihad, kapısı kapalıdır" sözüyle ümmet-i
Muhammed en büyük belalara uğrayarak Rasulullah (s.a.v.)'in
sakındırmış olduğu keler yuvasına girdi. (80)
Bu taklidin sonucu olarak ümmet grup ve
hiziplere ayrıldı. Yine bu taklitçiliğin eseri olarak bid'atler yayıldı,
sünnetin izleri gizlendi. Akli hareket öldürülürek fikrî heyecan durduruldu.
Ümmetin şahsiyetini zayıflatacak biçimde ilmî bağımsızlık kayboldu.
Böylece ümmete, kurtarıcı bir hayatı kaybettirerek gelişmesini ve ayağa
kalkmasını engellediler. Yabancılar, bununla bir gedik bularak islam'ın
özüne nüfuz etmeye başladılar.
ŞÜPHE VE CEVABI
Mezheb taassubçularının korkulu şüphesi
hadislerin mensuh olması idi. Fakat hemen onların bu şüpheli sözleri
üzerine nasih nerededir? diye sorulmalıdır. Mezheb taassubçuları
dedikleri sözleri biraz düşünsünler! Bunların sözlerinden anlaşılan
mana elimizde bulunan hadislerin çoğunun mensuh olmasını gerektirir.
Çünkü bütün mezheb taklidçileri
başkalarının görüşlerine ihtiyaç duymadan başka mezheblerin delillerini
kabul etmeyerek nasih olmuş diyerek reddederler. Neshi de açıklamazlar.
Düşününüz? Allah için; İmam Safii (r.a.) bu ve benzeri sözlerin teh-
likesini anlayınca er-Risale isimli eserinde böyle şüpheli meselelere nasih ve
mensuh bölümünde açıklık getirerek ne güzel yapmıştır, isteyen bu bölüme
bakar. Allah ona rahmet etsin dedi ki:
Resuli Ekrem (s.a.v.)'in sünnetinde de
durum aynen böyledir. Yani bir sünneti, yine bir sünnet neshedebilir. Resulullah
(s.a.v.) Allah (c.c.)'nin kendisine bildirdiği bir husus hakkında
hüküm koyar. Taki insanlar indinde Resülullah (s.a.v.)'ın önceleri
muhalif olsa bile nasih bir sünnetinin bulunduğu malum olsun. Bu durum
Resulullah (s.a.v.)'in sünnetinde zikredilmiştir, sabittir.
Birisi şöyle sorabilir: Kur'an'ın
Kur'an'ı neshettiğine dair delaleti bulduk. Zira Kur'an-ı Kerîm'in bir
misli (benzeri) yoktur. Şimdi aynı konuda delili bize sünnetten de
gösterebilir misin?"
İmam-ı Şafii (r.a.): Az önce söylediğim
gibi Allah (c.c.), Resulullah (s.a.v.)'in emrine tabi olmayı kullarına farz
kılmıştır. Bu da kesinlikle Resulullah (s.a.v.)'in sünnetinin, Allah (c.c.)
tarafından olduğuna delildir. Sünnete tabi olan sırf kitabullahda bulunan
kesin emir sebebiyle tabi olmuştur.
Kur'an'ı Kerîm ve Resulullah (s.a.v.)'in
sünneti dışında Allah (c.c.)'nın kullarını başka bir şeyle yükümlü tuttuğunu
bilmemekteyiz. Yukarıda anlattığım mahiyette sünnetin mahiyeti ortaya
çıktıktan sonra hiçbir şüphe kalmıyor ki, sünnetin yine bir sünnet
tarafından neshedilmesi gerekir. Bu noktada (insanların sözleri için de)
sünnetin bir benzeri yoktur. Çünkü Allah (c.c.) Resulü (s,a.v.)'e
verdiğini, başka hiçbir kuluna vermemiştir. Malumdur ki, bütün
insanlara Rasulullah (s.a.v.)'e tabi olmayı ve emirlerine itaat
etmeyi farz kılmıştır.
Bütün insanlar, bununla mükelleftirler.
Resülullah (s.a.v.)'e tabi olmak farz kılınınca, muhalefet etme hakkı
ortadan kalkar. Hiç kimsenin muhalefet hakkı yoktur. Resü- lullah
(s.a.v.)'in sünnetine uyması farz olan bir kimse; aksi bir davranışta
bulunamaz ve sünnetten hiçbir şeyi neshetme hakkına sahip olamaz. Eğer şöyle
sorulursa; bize
Allah Rasulü'nden ulaşmış nesh edilen
bir sünneti olabilir mi? Ki bu neshedilenlerin sünnet üzerinde bir etkisi var
mıdır? Hayır, katiyyen böyle bir ihtimal olamaz. (Farz) kılınan bir şeye tesir
edip de, farziyeti kafi olan bir şey nasıl terkedilebilir?! (81)
Şayet öyle olsaydı, insanlar
arasında (sünnet) diye bir şey kalmazdı. Bundan söz edilmezdi. Zira
her insan (böyle bir ihtimal düşünülürse) delil olan hadisi şerife (bu
mensuhtur) der, bırakıverirdi. Yerine her hangi bir (farz) gelmedikçe;
hiçbir farz, hiçbir zaman neshedilemez. Nitekim Mescid-i Aksa kıble olarak
neshedilince, yerine Kabe-i Muazzama ikame olunmuştur. Kur'an-ı Kerîm
veya Resülullah (s.a.v.)'in sünnetinde olsun; neshedilen herşeyde durum
aynen böyledir. (İmam Şafiî'nin) risalesinin açıklayıcısı Allame Ahmed
Şakir şöyle diyor: Mukallidler araştırmalıdırlar, İmamı Şafiî'nin
dediğini düşünmelidirler. Sünnete ittibanın vücubiyeti deliller
üzerine ikame edilmiştir. Sünnete ittiba etmesi onların üzerine farz
olması, ittiba edenlerin ona hilaf etmemesi gerekir. Allah Resulü
(s.a.v.)'in sünnetine ittibanın farziyyetinin hilafına, (nesh); yani başka
birisine ittiba edilmesi söz konusu değildir. Onun makamına başka
birini getirmek mümkün olmaz. Mukallidlerin ileri
sürdükleri, bu hadis mensuh olabilir veya başka bir hadisle muarız (zıd)
olabilir gibi mazeretlere îmamı Şafiî şu sözleriyle karşılık verir:
"Eğer bu caiz olsaydı sünnetin tümü
insanların elinden çıkardı."
Asrımızda (islam
ümmetinin durumuna) taklitçiliğin eserinin ne
olduğuna mukallidler bir baksalar; yabancıların kanunlarının alınıp
yürürlüğe konduğunu ve bütün kanunların islam'ın hükümlerinin dışında
olup müslümanların akıllarının fesada uğrattığını göreceklerdir. Hayat
nizamlarındaki muamelatlarını dinlerinin önüne geçirerek taki toplumu islam'dan
çıkaracak hale geldiler. Öyle olduki bazı insanlar dinin müceddidi
olduklarını iddia ederek sünneti nesh etmek için kendilerinden
bir şeyler koydular. Sonrada kendi görüş ve akıllarıyla
insanları maslahatlarını gözetmek için en tehlikeli olarak Kur'an'ı tevil
ettiler. Böylece topluca islam'dan çıkmalarından korkulacak duruma geldiler.
La havle vela kuvvete illabillah. (Hiçbir güç ve iktidar Allah'ın gücü
üzerinde olamaz.)
BİR UYARI
Bütün bu açıklamalardan sonra yanlış
anlamalara ve keyfî araştırmalara meydan vermemek için konu ile ilgili
bir uyarıyı faydalı görüyorum.
Bazı çağdaşlar özellikle kanunla
meşgul olanlardan içtihadlar arasında telfik (birleştirmek) yapıp
hükümlere bina ediyorlar.
Bu gibi şahıslar, herhangi bir
mezhebe bağlı kalmadıklarını ve içtihadlar arasında telfik
yaptıklarını zannederek herhangi bir delile dayanmaksızın mezheblerin
görüşlerinden işlerine geleni tercih ediyorlar. Böylece mezheb taassubundan
kurtulduklarını iddia ediyorlar. Oysa bunu yapmakla mezhep mutaassıblarından
daha yanlış bir tehlikeye yönelmektedirler. Aslında bu hareketleriyle
delilleri bir kenara bırakıp heva ve heveslerinin arzusuna tabi
olmak, heva ve heves taklidçiliği yapmaktır. Onların üzerine vacib
olan, herşeyden önce Allah ve Rasulü (s.a.v.)'in hükmünü öğrenip
taklidden kaçarak amel etmektir. Veya onların üzerine vacib olan çalışarak
delilleriyle bir mezhebi tercih etmektir. Ruhsat veya maslahata ittiba etmek
değildir. Onlar kitap ve sünnetten sahih kıyas üzerine çeşitli
görüşlerde tercih yapamazsa, maslahat üzerine hüküm uygulamaları caiz
olmaz. Çünkü batıl görüş hevaya ittiba etmekle olur. (Maslahat ve ruhsatı
ileri sürmek batıl hükümlere, nefsi, arzu ve isteklere tabi olmak
demektir.) Ulemadan Sahnun (Maliki ulemalarından birisi olup, İmam-ı
Malik'e talebelik yaptığı rivayet edilir); sekiz imamdan sekiz görüşün
bir mesele için söylediklerini ezbere bilmiyorum. O halde haberden (haberi
araştırmadan) önce acele ile cevap vermem nasıl mümkün olabilir? Öyleyse
cevabın gecikmesine üzülmek niye? (82)
Maslahata ve kötü arzulara dalarak değil
de delile dayanmak maksadıyla hangi sözün daha doğru olduğunu bilinceye
kadar cevab için acele etmemelidir. Allame ibni Kayyim İ'lamü'l-Muvakkiîn
isimli eserinde; bu meseleyi kuvvetlendirerek, nasslara muhalif ederek
Allah'ın dininde, fetva vermenin haramlığı bölümünde, nassların
kabulüne, rey şahitlik etmez diyerek şu ayeti delil getiriyor; (83)
"Eğer sana cevab vermezlerse; bilki
onlar kendi batıl heveslerine uymaktadırlar. Oysa Allah'tan bir hidayet
olmaksızın kendi batıl hevesine uyan kimseden daha sapık kim vardır." (84)
Üçüncü bir emir olmaksızın Allah Teala
emri iki kısma ayırmaktadır. Birincisi; Allah ve Rasulü'nün emrine icabet
etmek ikincisi ise; hevaya ittiba etmektir. Heva ise Allah ve Rasulü'nün
getirdiklerinde olmayanın hepsidir.
Allah Teala şöyle buyurmaktadır:
"(Ona şöyle demiştik.) Ey Davud!
Biz seni yeryüzünde bir halife kıldık, insanlar arasında adaletle
hükmet, keyfine tabi olma; aksi halde Allah'ın yolundan seni
saptırır, Allah yolundan sapanlara ise hesab gününü unutmaları sebebiyle
şiddetli bir azab vardır." (85)
Allah Teala bu ayetle insanlar
arasında hak ile hükmedmenin yollarını ayırdı. Birincisi; Allah
tarafından Rasulü (s.a.v.)'in üzerine indirilen vahy ile
adaletle hükmetmek, ikincisi ise heva ile hükmetmektir, îşte muhalefet
burdadır. Allah'u Teala Nebisi (s.a.v.) için şöyle diyor;
(Ey Muhammed!) Sonra sana dinden
yeni bir şeriat verdik, ona uy. Bilmeyenlerin heveslerine uyma."
"Zira onlar, Allah'tan gelecek bir şeyi senden asla sayamazlar.
Zalimler birbirlerinin dostudur. Allah ise müttakilerin
dostudur." (86) Allah Sübhanehu ve Teala emri kısımlandırarak,
ortaya koyduğu şeriatı açıkladı. Böylece şeriatla amel etmeyi ümmete
emretti. Bilmeyenlerin ise kendi heva ve heveslerine uyduklarını
açıklayarak şeriatle amel etmeyi emretti, heva ve hevese
uymayı yasakladı.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
".... Rabbinizden size indirilene uyun.
Onun dışındaki velilere uymayın. Ne kadar az düşünüyorsunuz?" (87)
Özellikle indirilene uymayı emretti.
Kendisi dışındakilere uymanın başka velilere tabi olmak olduğunu bildirdi.
İbni Kayyım, İ'lamu'l-Muvakkıın'de
şöyle diyor: (88) Sonra Allah Teala onlardan haber vererek; Allah
Rasulü'nün getirmiş olduğu hükümden başkasıyla yargılar veya hüküm verirse
şüphesiz hakimiyet hakkını tağuta vermiş, onun yargısına rıza
göstermiş olur. Tağut ise; kulun haddi tecavüz ederek, Allah (c.c.) dışında
başkalarını mabut edinmesi, başkalarına uyması veya itaat etmesidir. Bu
bakımdan her kavmin tağutu denilince o toplumun Allah ve Rasulü dışında
hakem kabul ettikleri ya da Allah'dan başkalarına kullukta
bulundukları, ileriyi görmeksizin körü körüne Allah'tan başka
uydukları ve itaat ettikleridir. Bilmeden itaatte bulundukları bu
şeyleri Allah'a itaatmış gibi değerlendirenlerdir. Onlara Allah'ın Rasulü'ne
indirdiğine gelin denildiği zaman, onların yüz çevirdiğini görürsün.
Onlar davetçiye de cevab vermeyip ondan başkasının hükmüne razı olurlar.
Böylece onlara vadedilen belanın yerine gelmesidir. Bu belalar onların
mallarına vücudlarına, gözlerine, dinlerine, akıllarına isabet eder. Bu da
Rasulullah (s.a.v.)'in getirdiğinden yüz çevirmelerinden ve başkasıyla
hükmetmek ve yargılamak için başvurmalarındandır.
Allah Teala'nın buyurduğu gibi: "Eğer
onlar (senin vereceğin hükümden) yüz çevirirlerse bilsinler ki, Allah bir
takım günahları sebebiyle onları cezalandırmak istemektedirler." (89)
Bunun gibileri: "Kendilerinin iyilikle
arayı bulmak istediklerini ileri sürerek güya özür belirtirler. Bu kesim
yani taklid ve telfik taraftarlarıyla buna karşı olanların arasını
bulmak isteyenler, her iki kesimin de razı olabilecekleri ve uygun
görecekleri bir görüşü ortaya koyarak sonuca varmak isterler.
Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.)'in
getirdiği ahkam ile buna karşı olanların ortaya koydukları kimselerin
sundukları arasında bir ortak nokta bulmak isteyenler gibi görünürler.
Bu insanlar böyle yaparken bile kendi akıllarınca iyilik yaptıkları
(bir işin) iddiasını savunurlar. Amaçlarının arayı bulmak olduğunu söylerler.
Oysaki asıl iman şudur; Hz. Peygamberin getirdiği hükümler karşısında
ona aykırı olanlar arasında bir savaşın, tarikat, hakikat, akide,
siyaset ve herhangi bir görüş ileri sü- renler arasında var
olmasıdır. îşte böyle bir savaşın sürmesi asıl imanın kendisidir.
Yoksa bir kesimle orta bir nokta bulmak değildir. Hidayet ise Allah'tandır.
(90)
Yine İbni Kayyım der ki: "İster müftü,
ister hakim olsun, bunlar fetva verirlerken ya da hüküm beyan ederlerken
hakka bağlı hüküm vereceğim dediği zaman anlayış ve kavrama bakımından
iki yoldan birine dayanmak zorundadır:
Birincisi: Gerçeği (vakıayı) anlamak,
bununla ilgili ince noktaları teşhis ve tesbit etmektir. Aynı zamanda o
vakıanın (olayın) içyüzünü karinelerle, emare ve işaretlerle ortaya
çıkarabilme gücünde olmalı ki, böylece ilim bakımından
meseleyi tüm yönleriyle kavrayabilmiş olsun.
Ikincisi: Gerçekte vacip yani gerekli ve
zorunlu olanı anlayıp ortaya çıkarabilmeli. Bu ise Allah'ın kitabına ve
Resulü'nün sünnetine uygun olanın ortaya çıkarılması mese- lesidir. Hüküm buna
göre olmalıdır.
İşte bu gerçeği belirttikten ve
meseleyi tesbit ettikten sonra, artık iki olaydan biri ötekine tatbik
edilebilir. Kim bu konuda tüm gücünü ve gayretini ortaya koyarsa
hadiste vadolunan iki ecri ya da bir ecri almış olur. Çünkü alim
kişi vakıayı yani gerçek olayı bilerek ve onu derinliğine araştırarak
Allah'ın ve Rasulü'nün murad ettiği hükme ulaşandır. Nitekim Hz. Yusuf (a.s.)'ın
durumuyla ilgili şahitlikte bulunanlar da bu yöntemle gerçeğe ulaştılar. Yusuf
(a.s.)'ın gömleğinin arkadan yırtılmış olması ile
onun suçsuzluğunun ve doğruluğunun
farkına vardılar. Aynı şekilde Hz., Süleyman (a.s.) da öz anneyi tesbit
için: "Bıçağı getirin de, çocuğu aranızda ikiye bölerek paylaştırayım"
deyip gerçeği ortaya çıkarmıştır. Hz. Ali de, Hatıb b. Beltea tarafından
kadına verilen mektubu ortaya çıkarmak için kadına: "Ya mektubu verir,
çıkarırsın, ya da seni çırıl çıplak soyarım" kesin tavrıyla gerçeği ortaya
koymuştu. Kim de bunun dışında bir yola girerse, insanların haklarını zayi
etmiş olur. Yani Allah'ın gönderdiği ve Rasulü'nün ortaya koyduğu şeriatın
dışında bir yola girerse, halkın haklarını çiğnemiş olur. îşte böylece
taklid ve telfikin geçersizliği, batıllığı ortaya çıkmış olur. Allah'dan, bize
doğru ve dürüst olanı ilham etmesini ve Rasulü'nün sünnetine bağlı kalmayı ve
hidayete ermiş Raşit Halifeleri'nin sünnetine sımsıkı bağlı kalmayı isteriz.
Rasulullah (s.a.v.)'in emrettiği gibi; "Muhakkak ki (benden sonra) sizden kim
yaşarsa birçok ihtilaflar görecektir. Benım ve Raşit Halifeleri 'min
sünnetinden ayrılmayın Ona azı dışlerinizle sımsıkı sarılın. (Dinde ortaya
atılmış) yeni amellerden sakınınız. Çünkü (dinde) her ihdas olunan
(ortaya atılan) şey bidattır. Ve her bid'at ta sapıklıktır."
Düşün ey müslüman; Allah Rasulü
(s.a.v.)'in sünnetini azı dişleriyle sımsıkı sarılanlardan ol. Ve
onun sünnetine muhalif olan söz ve ameli terket. Allah Teala şöyle
buyuruyor: "Artık peygamberin emrinden uzaklaşıp gidenler, kendilerini
bir fitnenin çarpmasından yahut onlara pek acıklı bir azabın gelib
çatmasından sakınsınlar." (91)
--------------------------------------------------------------
13)
Ahzab: 1-2
14)
En'am: 106
15)
Casiye: 18
16)
Imam Şafii; er-Risale.
17)
Maide: 67
18)
Müslim, İman: 1/287
19)
Nahl: 44
20)
Nahl: 44
21)
Nahl: 89
22)
Şura: 52
23)
imam Şafiî'nin Müsnedin'de, Beyhakinin Sünenin'de Sahih olarak
rivayet etmişlerdir. Allame
Ahmed
Şakir'in tahkik etmiş olduğu, İmam Şafiî'nin er-Risalesine bakınız.
24)
Maide:3
25)
Ahmed b. Hanbel Müsned 4/126 - ibn-i Mace; 43 ve Ebu Davud rivayet etmiştir.
etmiştir.
26)
Sahih-i Müslim, Kitabu'1-Hac: 1/147
27)
Şura: 52-53
28)
Ahzab: 36
29)
Nisa: 69
30)
Nisa: 80
31)
Nur: 63
32)
Müslim 1719, Buhari, Sulh: 5, İ'tisam: 221, Müslim: 1719, ibn Mace,
Mukaddime: 14, Ebu Davud:
4606
Hz. Aişe
(r.a.)'den gelen bu hadisde reddin manası; kabul edilmez, batıldır,
yani amel edilmez. Bu hadis İslam'ın temel kaidelerinin büyük
bir bölümünü oluşturmaktadır. Bu Allah Rasulü'nün sözlerinin
toplandığı yerdir. Aynı zamanda bid'at ve hurafelere açık bir
reddiyedir. Bu bid'atlar eski veya yeni de olsa asla değişmez.
33)
Sünen-i Darimi: 1/210, Mecmeu'z-Zevaid, 1/181. Hadisin merfu için bkz.
Müslim, Müsafir 275
(1/563) îbn-i Mace, Mukaddime, 12 (1/59), Ahmet b. Hanbel, Müsned;
1/380,404.
34)
Buhari; Kitabu'l-î'tisam bi'1-Kitabı ve's-Sünneti; 15/12.
35) Ebu
Davud, Sünnet, 6 (5/12); İbn-i Mace, Mukaddime; 2, Tirmizi; ilim;
2665. Ahmed bin
Hanbel'de müsnedinde sahih olarak rivayet etmiştir.
36)
Sünnetten kasdedilen burada; yol, şeriatın hükümlerinin tatbikatı ve
Kur'an'ın açıklaması olarak
Rasülullah (s.a.v.)'in izlemiş olduğu yol.
37)
Ahzab:34
38)
Ali İmran: 164
39)
Ahmed bin Hanbel Müsned: 2/367,4/132, Ebu Davud, Sünnet: 6, (5/10), İmare;
33,
Tirmizi, İlim: 10, İbn-i Mace: 2
40)
Buhari: 1/24, İmam Malik el-Muvatta 2/899, Hakim 1/93
41)
İmam Ahmed, Müsned, 3/470-471, ve Darimi 1/441, el-Musannaf: 10/313-334,
Mecmeu'z-Zevaid,
1/173-174, 182. Hadis hasendir. Miskati Mesabihin tahki- kine bakınız.
42)
Meyletmek: el-Kamusul-Muhite bakınız
43)
Ahzab: 36. îbni Kesir'in tefsirinde bu ayetin sebebi nüzulüne bakinız.
44)
Nisa: 59
45)
Buhari, Ahkam: 4, Müslim, İmarat: 39-40. İmam Atımed tahric
etmiştir. Muhaddis Şeyh
Muhammed Nasuriddin Albani'nin Camiu's-Sahihi'ne bakınız.
46)
Şura: 10
47)
Asıl olan budur. "Sonra" birincinin manasını isbat ettiğimiz zaman kitap ve
sünnete beraber olarak dönmemiz gerekir. Buna da Allah Teala'nın şu sözü
şahidlik eder: "........ Eğer aranızda herhangi bir şeyde anlaşmazlığa
düştüğünüz
zaman
onun hükmünü Allah'a ve peygamberine havale edin...." (Nisa: 59)
48)
el-Hakim Müstedrekte rivayet etmiştir. er-Risale sh.: 423'de muhaddis
allame Ahmed Şakir'in tahricine bakiniz.
49)
îmam Şafiî'nin er-Risale'sinin tahkikcisi allame Ahmed Şakir söyle diyor:
"Allah Rasulü'nden sonra birisinin onun sünnetiyle amel etmesi gerekir ki, o
zaman o sünnetle amel edelim sözünün iddiasını ileri sürenlerin görüşlerinin
geçersizliği konusunda;
Ben
derim ki; hadis ne zaman sahih olursa onunla amel edilir. Şayet
bilelim ki ehl-i ilimden birisi onunla amel etmemiş olsun, çünkü hadis
hüccettir."
50)
imam Ahmed, Ebu Davud, Tirmizi, îbni Mace ve başkaları rivayet
etmişlerdir. er-Risale'nin tahkikine bakınız.
51)
Hadis mürseldir. Bu hadisi, îmam Ahmed, Ebu Davud ve İbn Mace muttasılan
sahih olarak rivayet etmişlerdir. Allame Ahmed Şakir'in tahricine,
er-Risale, sh: 438'e bakiniz.
52)
Nisa: 65
53)
imam Nevevi; kırk hadisin şerhi. Bu hadisi: Şeyh allame muhaddis Muhammed
Nasuriddin Albani zayıf olduğunu söylüyor. Mişkati Mesabih'in c.l, sh: 59'a
bakiniz. (Baskı: Mektebü'l-îslamî).
54)
Ebu Davud, Sünnet; 5, 2/611, Hadis Rakamı: 4607, Tirmizi, İlim: 16, îbn-i .
Mace, Mukaddime; 6,
1/15-17. Şeyh el-Bani, Zilalü'l-Cenneti fî Tahrici's-Sünne'de 1/17-19, hadis
sahihdir. Ahmed b. Hanbel
Müsned, 4/126-127. Beyhaki, Medhal: 135, Hakim, Müstedrek, 1/95-96
55)
Enfal: 46
56)
Buhari, Müslim, Fadaili's-Sahabe; 7/211, Buhari, Şehadet 5/190, Tirmizi,
Fiten: 2222
57)
Ebu Davud, Sünnet; 5, 2/611, Hadis Rakamı: 4607, Tirmizi, İlim: 16, îbn-i
Mace, Mukaddime; 6,
1/15-17. Şeyh el-Bani, Zilalü'l-Cenneti fî Tahrici's-Sünne'de 1/17-19, hadis
sahihdir. Ahmed b. Hanbel
Müsned, 4/126-127. Beyhaki, Medhal: 135, Hakim, Müstedrek, 1/95-96
58)
Bakara: 286
59)
Mearicu'l-Vusul. .
60)
Bilinen icma; sahabenin ihtilafından sonra kesinleşti.
61)
İmam Şafı; er-Risale.
62)
Nur: 63
63)
Hucurat: l
64)
Nur: 51-52 ,
65)
İmam İbn Abidin'in el-Hasiye c.l, sh. 63 ileResmu'l-Müfti, Mecmuati Resaili
îbn Abidin, c.l, sh.4. Şeyh Salih el-Fullani'nin "îkazu'l-Himem'de sh.63
ve îbn Abidin'in ibnu'ş-Şahne'ye ait"Şerhu'l- Hidaye'den
naklettiğine göre şöyle deniliyor:
Hadis
sahih olduğu zaman mezhebin görüşü'ile çelişse de onunla amel edilebilir."Ve
kişinin mezhebi hadisin hükmü olur. Hadisle amel etmek mezheb taklidcisi
kişiyi Şafı veya Hanefi olmaktan çıkarmaz, imamın bu sözü îbn Abdi'l-Berr,
Ebü Hanife ve diğer imamlardan rivayet etmektedir.
Şeyh
muhaddis Muhammed Nasuruddin el-Bani ise şöyle diyor: Bu söz imamların ilim
ve takvadaki olgunluklarındandır. Öyleki bu alimler sünnetin tamamını
bilmediklerine işaret etmişlerdir. Bazen onlardan kendilerine ulaşmamış
bir sünnete ters görüş çıkmakta ve bu durumda meseleyi öğrenince bize
sünnete uymamızı emretmişlerdir. (Hadislerle Namaz Kitabı sh. 20)
"Hadis sahihse benim mezhebim odur." (Allah onlardan razı olsun.)
Sözü bazı yerlerde sünnetin yorumu manasında alınmaktadır.
66)
l- îbn Abdi'1-Berr el-İntika fi Fezaili Selaseti'l-Eimmeti'l-Fukaha sh. 145.
2-
İbnü'l-Kayyim îlamü'l-Muvakkıın, c. 11, sh. 309. İbnü'l-Kayyim, Ebü
Yusuf'tan gelen bu rivayetin sağlam olduğuna kesin olarak hükmetmektedir,
c.2, sh:544.
3-
îbn Abidin, el-Haşiye Alel-Bahrir-Raile 6/293.
4-
Resmu'l-Müftu, sh. 29-32.
5-
Şerani el-Mizan, c.l, sh. 55 vb. eserlerde bu söz geçmektedir. (*) Mizanü'l-Kübra
eş-Şerani 1/51
67)
Şeyh Muhaddis Muhammed Nasuriddin Albani'nin; Hadislerle Namaz
kitabının giriş bölümüne geniş bilgi için bakınız.
68)
a.g.e. (Bu söz sonradan gelen alimler nezdinde meşhurdur.)
69)
a.g.e.
70)
Ibn Asakir, Tarihu Dımaşk (15/1/3). el-îkaz sh. 100. I'larnu'l-Muvaklıın: 2/
363-364
71)
a.g.e. 2/363. Fullani sh. 68.
72) Harevi,
Zemmü'l-Kelam 3/41/1. Hatib Bağdadî, (el-İhticac Bi'ş-Şafii (812). îbn
Asakir 15/9/10. Nevevi; el-Mecmu 1/163.
73)
Ebu Nuaym 9/107; Herevi 47/1. İ'lamu'l-Muvakkun c.2, sh. 63. Fullani; sh.
104.
74)
İbn Ebi Hatim, Ebu Nuaym îbn Asakir; 15/9/2.
75)
el-Fullani; 113, î'larnu'l-Muvakkıın, c.2, sh. 302.
76)
Ebu Davud, Mesailu'l-Imam Ahmed, sh. 276,277.
77)
ibn Abdi'1-Berr, el-Cami, c.2, sh. 149.
78)
İbni'l-Cevzi, sh. 182.
79)
Yusuf: 108.
80)
Hadisin tamamını buraya yazmayı faydalı buldum. Rasulullah (s.a.v.) şöyle .
buyuruyor: "Şüphesiz
ki siz
sizden öncekilerin yolunu karış karış, kulaç kulaç takib edeceksiniz. Hatta
onlar bir keler deliğine girseler siz de onların ardından gireceksiniz."
Sahabiler; "Ey Allah'ın Rasulü! Bunlar yahudi ve hıristiyanlar mıdır? dediler.
Peygamberimizde şöyle buyurdu: Başka kim olacak. Buhari; Enbiya: 50, İğtisam
14, Müslim; ilim 6, îbn Mace; Fiten 17, İmam Ahmed, c.2, sh. 327, 450.
81)
Yani; birisi mensuh'un varlığını iddia ederek nasihi getiremezse bu ihtimali
olmayan bir şeydir.
82) îbn
Kayyım; î'lamu'1-Muvakkıın c.l, sh. 36.
83)
a.g.e.c.l,sh.49.
84)
Kasas:50.
85) Sad:
26
86)
Casiye: 18-19.
87)
A'raf:3
88)
I'lamu'l-Muvakkın c.l, sh. 53.
89)
Maide:49.
90)
İ'lamu'1-Muvakkıın c.l, sh. 94.
91)
Nur: 63