EHL-İ SÜNNET VE'L-CEMAAT
Sözlükte Sünnet:
Sözlükte fiil olarak:
"Senne'l-emra" bir işi açıkladı anlamındadır. Sünnet, ister övülen, ister
yerilen olsun izlenen yol ve gidiş anlamındadır. Peygamber - sallallahu aleyhi
ve sellem-'ın şu hadisinde bu anlamıyla kullanılmıştır: "Sizden öncekilerin
yollarına (senen) karış karış ve arşın arşın uyacaksınız." (Buharî ve Müslim)
Yani din ve dünya ile ilgili yollarını izleyeceksiniz.
Peygamber efendimizin şu hadisinde de bu anlamda kullanılmıştır: "Kim İslam
'da güzel bir sünnet ortaya koyarsa, ona hem o sünnetin ecri, hem de ondan
sonra onunla amel edenlerin ecri -onların ecirlerinden bir şey
eksiltilmeksizin- verilir. Kim de İslam'da kötü bir sünnet ortaya koyarsa..."
(Müslim) yani bir yaşayış şekli, tarzı ortaya koyarsa demektir.9
Terim Olarak Sünnet:
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'ın
ve ashabının ilim, itikad, söz, davranış ve takrir (yapılıp da itiraz
etmedikleri) hususlarda izledikleri yol demektir.
Sünnet aynı zamanda ibadet ve itikatlardaki sünnetler hakkında da kullanılır.
Sünnetin karşıtı bid'attir. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle
buyurmuştur: "Gerçek şu ki sizden benden sonra yaşayacak olanlar pek çok
ayrılıklar görecektir. Size benim ve doğru yolda hidayet üzere bulunan
halifelerin sünnetine bağlanmanızı tavsiye ederim."10
Cemaat:
Sözlük anlamıyla cemaat, bir şeyin parçalarını birbirine yaklaştırmak
suretiyle, katmak ve eklemek demek olan cem'den alınmıştır. Ben onu cem ettim
o da cem oldu, denilir.
Cemaat, içtimadan türemiştir. Ayrılıp dağılmanın ve ayrılığın zıttıdır.
Cemaat çok sayıdaki insan topluluğu demek olduğu gibi, belli bir maksat
etrafında toplanmış bir kesim insan anlamında da kullanılır. Yine cemaat
herhangi bir iş üzere toplanmış olan topluluk demektir.11
Terim Olarak Cemaat:
Müslümanların cemaati demek olup, bunlar da ashab, tabiîn ve kıyamet gününe
kadar onlara güzel bir şekilde uyan, kitab ve sünnet etrafında toplanmış,
Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in zahiren ve batınen gittiği yolu
izleyen bu ümmetin selefi demektir.
Yüce Allah mü'min kullarına cemaat olmalarını, birbirleriyle kaynaşıp
yardımlaşmalarını emr ve teşvik etmiş, onlara tefrikayı, ayrılığı ve birbirini
boğazlamayı yasaklamıştır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Allah'ın ipine
topluca sarılın ve ayrılmayın." (Al-i İmran, 3/103),
"Siz kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler
gibi olmayın." (Al-İmran, 3/105)
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- da şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz bu
ümmet yetmişüç fırkaya ayrılacaktır. Bunların yetmişikisi ateşte, bir tanesi
ise cennette olacaktır ki o da cemaattir."12
"Cemaatle birlikte olmaya bakınız, tefrikadan uzak durunuz. Şüphesiz şeytan
tek başına kalanla beraberdir. İki kişiden ise nisbeten uzaktır. Kim cennetin
geniş yerini istiyor ise o halde cemaatten ayrılmasın."13
Yüce sahabi Abdullah b. Mes'ud -radıyallahu anh- da şöyle demiştir: "Cemaat
tek başına olsan dahi hakka uygun düşen şeydir."14
Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat:
Buna göre ehl-i sünnet ve'l-cemaat, Peygamber, -sallallahu aleyhi ve sellem-'in
sünnetine, ashabının ve onların yollarını izleyenlerin sünnetine itikad, söz
ve amel hususlarında sımsıkı sarılanlar ile bu şekilde dosdoğru tabi olup,
bid'atlerden uzak duran kimselerdir. Bunlar kıyamet gününe kadar ilahi yardıma
mazhar olarak kalacaklar, varlıklarını sürdüreceklerdir. Bunlara uymak
hidayet, muhalefet etmek ise sapıklıktır.
Ehl-i sünnet ve'l-cemaat birtakım nitelik
ve özellikleriyle diğerlerinden ayrılırlar. Bunların bazıları şunlardır:
1-
Ehl-i sünnet ve'l-cemaat ister itikad, ister ahkam,
ister yasayış bakımından ifrat ile tefrit, aşırı gitmek ile katılık arasında
vasat ve itidal üzere olanlardır. O halde bu ümmet diğer ümmetler arasında
vasat olduğu gibi, onlar da bu ümmetin fırkaları arasında vasat olanlardır.
2-
Dinin hükümlerini sadece kitab ve sünnetten alırlar. Bunlara gereken önemi
verirler. Bunların nasslarına teslim olur ve selef yönteminin gereklerine göre
bunları kavrarlar.
3-
Onların, sözlerinin tamamını aldıkları ve ona uymayan herşeyi bir kenara
bıraktıkları, Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in dışında tazim
ettikleri herhangi bir imamları yoktur. Rasulullah'ın hallerini, sözlerini ve
fiillerini insanlar arasında en iyi bilenler onlardır. Bundan dolayı insanlar
arasında sünneti en çok seven, ona tabi olma gayretini en çok ortaya koyan ve
bu sünnet ehlini en çok sevenler de onlardır.
4-
Din hususunda düşmanlıkları terkederler, düşmanlık yapanlardan uzak kalırlar.
Helal ve haram meselelerinde tartışmayı bir kenara bırakırlar, dinin tamamını
esas alır ve kabul ederler.
5-
Selef-i Salih'i tazim eder, selef yolunun en esenlikli, en ilme uygun ve en
muhkem olduğuna inanırlar.
6-
Tevili kabul etmezler, şeriata teslim olurlar. Bununla birlikte nakli, akıldan
(zihni tasavvurlar) öncelikli kabul ederler ve ikincisinin, birincisine boyun
eğmesini sağlarlar.
7-
Aynı mesele ile ilgili değişik nassları birlikte ele alırlar ve müteşabih
olanları muhkem'in ışığında anlamaya çalışırlar.
8-
Hak üzere sebatları, akide hususları üzerinde ittifak edip, değişip duran
kanaatlere sahih olmamaları, ilim ve ibadeti şahıslarında toplamaları, Allah'a
tevekkül etmekle birlikte sebeplere yapışmaları, dünya nimetlerini elde
ederken dünyaya karşı zâhidâne yaşayışları, korku ile ümit, sevgi ile buğz
duygularını birlikte taşımaları, mü'minlere karşı merhametli ve yumuşak
olmakla birlikte, kafirlere karşı ise sert ve haşin olmaları, zaman ve mekanın
değişmesi ile birlikte değişikliğe uğramamaları suretiyle hakka hidayet eden
ve dosdoğru yolu gösteren salihlerin önderleridirler.
9-
Onlar İslam, sünnet ve cemaatin dışında herhangi bir isim almazlar.
10-
Sahih akideyi, dosdoğru dini yaymaya, insanlara bunları öğretip, doğruya
iletmeye, onlara içten nasihat edip, onların işleriyle ilgilenmeye önem
verirler.
11-
İnsanların sözlerine, inançlarına ve davetlerine karşı, insanlar arasında en
çok sabredenler, tahammül gösterenler onlardır.
12-
Cemaate ve kaynaşmaya çokça gayret ederler, buna davet eder, insanları buna
teşvik ederler. Ayrılıkları ve tefrikayı bir kenara bırakırlar, insanları
bunlardan sakındırırlar.
13-
Yüce Allah onları birbirlerini tekfir etmekten korumuştur. Başkaları hakkında
da ilme ve adalete uygun olarak hüküm verirler.
14-
Birbirlerini severler, birbirlerine karşı merhametlidirler. Kendi aralarında
yardımlaşırlar, birbirlerini tamamlarlar. Ancak dini esaslara bağlı olarak
başkalarını dost ya da düşman bilirler. Özetle ehl-i sünnet ve'l-cemaat,
insanlar arasında huyları en güzel olanlar, yüce Allah'a itaat etmek suretiyle
nefislerini temizlemeye en çok gayret gösterenlerdir. En geniş ufuklu
insanlar, en uzak görüşlüler, başkalarının görüş ayrılıklarına en çok tahammül
gösterenler, bunun adabını ve usulünü en iyi bilenler onlardır.
Özetle söylenecek olursa, ehl-i sünnet ve'l-cemaat'in anlamı şudur:
Ehl-i sünnet ve'l-cemaat Peygamber -sallallahu
aleyhi ve sellem-'in fırkalar arasında kurtuluşu vaadettiği kesimdir. Bu
vasfın eksenini ise sünnete uymak ve sünnette gelmiş olan itikad, ibadet,
hidayet yaşayış ve ahlaka tabi olup, müslüman topluluğuna bağlı olmaktır.
Böylelikle ehl-i sünnet ve'l-cemaat'in tanımı, selefin tanımının dışına
çıkmamaktadır. Selefin ise kitab ile amel eden, sünnete sımsıkı sarılan
kimseler olduklarını öğrenmiş bulunuyoruz. O halde selef, Peygamber -sallallahu
aleyhi ve sellem-'in kastettiği ehl-i sünnet, ehl-i sünnet de selef-i salih
ile onların yolları üzerinden giden kimselerdir. İşte ehl-i sünnet ve'l-cemaat'in
özel tanımı budur. Bid'atçi ve hevalarının peşinden giden hariciler, cehmiye,
mürcie, rafıziler ve diğer bid'at ehlinden olan bid'atçi kesimler bu kapsamın
dışında kalmaktadır. Çünkü burada sünnet bid'atin karşısında, cemaat de
tefrikanın, ayrılığın karşısındadır. İşte cemaate bağlanmak ve tefrikadan
ayrılmak hususunda varid olmuş hadislerden maksat da budur.
Abdullah b. Abbas -radıyallahu anhuma-'nın yüce Allah'ın: "O günde kimi yüzler
ağaracak, kimi yüzler kararacaktır. " (Al-i İmran, 3/106) buyruğunu tefsir
ederken söylediği:
"Ehl-i
sünnet ve'l-cemaat'in yüzleri ağaracak, bid'at ve tefrika ehli kimselerin
yüzleri ise kararacaktır."15 şeklindeki açıklamasında kastettiği de budur.
Ehl-i sünnet ve'l-cemaat'in genel
kapsamlı anlamına gelince, rafızilerin dışında İslam'a intisab edenlerin hepsi
girer.
Kimi zaman bid'at ehli ve hevalarının peşinden giden birtakım fırkalar
hakkında da ehl-i sünnet ve'l-cemaat denildiği olur. Çünkü bunlar sapık
fırkalar karşısında itikadi birtakım meselelerde katıksız ehl-i sünnet'e uygun
kanaat belirtirler. Ehl-i sünnet alimleri tarafından bu anlamı ile kullanımı
azdır. Çünkü bu sadece birtakım itikadi meseleler ile kayıtlıdır ve muayyen
birtakım taifelere karşılık kullanılan bir isimdir. Mesela, hilafet ve ashab-ı
kiram meselelerinde rafızilerin karşısında ehl-i sünnet vasfının kullanılması
ile diğer itikadi meseleler hakkında kullanılması buna örnek gösterilebilir.
Ehl-i sünnet'in karşısında ehl-i bid'at yer alır. Bunların belli başlıları ise
hariciler, rafıziler, mürcie, kaderiye ve cehmiye olmak üzere beş fırkadırlar.
Buna göre selef-i salih tabiri muhakkik ehl-i sünnet alimlerinin ıstılahında,
ehl-i sünnet ve'l-cemaat ile eş anlamdadır. Aynı şekilde onlar hakkında ehlu'l-eser,
ehlu'l-hadis, et- taifetu'l-mansura (ilahi yardıma mazhar kesim), el-fırkatu'n-naciye
(kurtuluşa eren fırka), ehlu'l-ittiba' (sünnete tabi olanlar) isimleri de
kullanılır. Bu isim ve tabirler selef alimleri tarafından çokça kullanılır.16
EHL-İ SÜNNET VET-CEMAAT
AKİDESİNİN ÖZELLİKLERİ
Selef-i Salih'in Akidesi Neden Uyulmaya Daha Değerdir? Sahih akide bu dinin
esasıdır. Bu esas üzere yükselmeyen herbir yapı sonunda yıkılıp, gider. İşte
bundan dolayı Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in ömrü boyunca bu
akidenin esaslarını yerleştirmeye ve temellerini derinleştirmeye çokça önem
verdiğini görüyoruz. Bu ise sağlam bir kaide ve güçlü bir temel üzerinde
insanların yapılarını yükseltmek içindir.
Kur'an-ı Kerîm, Mekke döneminde onüç yıl
boyunca değişmeksizin tek bir mesele üzerinde durarak inmeye devam ettiğini
görüyoruz. Bu da akide ve yüce Allah'ı tevhid meselesidir. İşte bundan dolayı
ve önemli olduğu için Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Mekke döneminde
yalnız ona davet ediyor ve ashabını onun üzerinde eğitiyordu.
Selef-i Salih'in akidesini incelemenin önemi saf ve temiz akidenin açıklığa
kavuşturulması ile insanların tekrar ona dönmesi uğrunda ciddi çalışmanın
zorunluluğu, değişik fırkaların sapıklıklarından ve cemaatlerin
ayrıklıklarından onları kurtarmanın zorunluluğunun büyük öneminden
kaynaklanmaktadır. İslama davet edenlerin ilk davet etmeleri gereken esas
budur.
Selef-i Salih'in Yöntemine
Uygun Akide:
O
halde selef-i salih'in yöntemine uygun akidenin önemini ortaya koyan ve ona
sımsıkı sarılmanın zorunluluğunu gösteren birtakım ayırıcı nitelik ve
özellikleri bulunmaktadır. Bu özelliklerin en önemlilerinden bazıları
şunlardır:
1-
Evvela bu akide tefrikadan ve grublara ayrılmaktan kurtuluşun genel olarak
müslümanlığın saflarını, özel olarak da alimlerin ve davetçilerin saflarını
birleştirmenin yoludur. Çünkü bu akide yüce Allah'ın vahyi, O'nun Peygamberi -sallallahu
aleyhi ve sellem'in getirdiği hidayet ve ilk şerefli nesil ashab-ı kiram'ın
izlediği yoldur. Bu esasın dışındaki herbir toplanma neticede -bugün
müslümanlanın halinden gördüğümüz gibi ayrılıktır, anlaşmazlıktır,
başarısızlıktır. Şanı yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kim kendisine doğru yol
apaçık belli olduktan sonra peygambere karşı gelir, mü'minlerin yolundun
başkasına uyup giderse, onu döndüğü o yolda bırakır ve cehenneme atarız. O ne
kötü bir dönüş yeridir!" (en-Nisa, 4/115)
2- Bu
akide müslümanları birleştirir, saflarını güçlendirir. Hak üzere ve hakta
sözbirliği etmelerini sağlar. Çünkü bu, şanı yüce Allah'ın; "Allah'ın ipine
topluca sarılın ve ayrılmayın." (Al-i İmran, 3/103) buyruğunun gereğini kabul
etmek demektir. Bundan dolayı müslümanların ayrılıklarının en önemli sebepleri
arasında yöntemlerinin farklı oluşu ve bilgi kaynaklarının çok oluşudur. Akide
ve bu akidenin öğrenildiği kaynakların bir olması ümmeti birleştirmek için
önemli bir sebebtir. Tıpkı bu ümmetin ilk nesli arasında gerçekleştiği gibi.
3-
Selef-i Salih'in akidesi müslümanı doğrudan yüce Allah'a ve O'nun Rasulüne
bağlar. Onlara sevgi ile bağlar ve onları ta'zime iter. Allah ve Rasülünün
önüne geçmemeyi öğretir. Çünkü selefin akidesinin esası, heva ve şüphelerin
oyuncağı olmaktan uzak bir şekilde "Allah buyurdu, Rasülullah buyurdu"
tavrıdır. Felsefe, mantık, akılcılık gibi yabancı etkilerden ve başka birtakım
kaynakların yönlendirmesinden uzaktır.
4- Bu
akide gayet kolaydır. Anlaşılır bir akidedir ve nettir. Karışıklığı yoktur,
anlaşılmaz ifadeler taşımaz. Karışık anlatımlardan, nassların tahrif
edilmesinden uzaktır. Böyle bir akideye inanan bir kimsenin kalbi rahattır.
Ruhu huzur içindedir. Şüphe, vehim ve şeytanlığın vesveselerinden uzaktır.
Gözü aydındır böyle bir kimsenin. Çünkü bu akideye inanan bir kişi bu ümmetin
peygamberi, ashab-ı kiram'ı -Allah hepsinden razı olsun-nın gösterdiği yol
üzerinde yürür. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Mü'minler ancak
Allah'a ve Rasülüne iman eden ve sonradan şüpheye düşmeyen, sonra da malları
ve canları île Allah yolunda cihad eden kimselerdir. İşte onlar sadık
olanların ta kendileridir." (el- Hucurât, 49/15)
5- Bu
akide yüce Allah'a yakınlaşmanın, O'nun rızasını elde etmenin en büyük
sebeplerinden birisidir. İşte bu özellik ve belirtiler ehl-i sünnet ve'l-cemaat'in
değişmez özellikleridir. Hemen hemen her yer ve her zamanda bu özelliklerde
farklılık olmaz. Yüce Allah'a hamdolsun.17
SALİH SELEFİN (EHL-İ SÜNNET
VE'L-CEMAATİN) AKİDESİNİN ESASLARI :
Selef-i Salih'in yolu üzerinde giden ehl-i sünnet ve'l-cemaat itikad, amel ve
yaşayış bakımından değişmez ve açık esaslar üzerinde yürürler. Bu esaslar ise
yüce Allah'ın kitabı ile mütevatir olsun, ahad olsun Rasülullah'ın bütün sahih
sünneti ve ashab, tabiîn ve güzel bir şekilde onlara tabi olan bu ümmetin
selef'inin bunları anlayışından kaynaklanır. Dinin esaslarını Peygamber -sallallahu
aleyhi ve sellem- gönlü rahatlatacak bir şekilde açıklamış bulunmaktadır. Bu
hususta hiçbir kimse yeni bir şey ortaya çıkartıp, bunun dinden olduğunu iddia
edemez. İşte bundan dolayı ehl-i sünnet ve'l-cemaat bu esaslara sımsıkı
yapışmış, bid'at olarak ortaya atılan lafızlardan uzak durmuş, şer'î lafızları
kullanmaya gayret etmişlerdir. Bu açıdan, ehli sünnet ve'l-cemaat Selef-i
Salih'in gerçek uzuntasıdır. O halde ehl-i sünnet ve'l-cemaat'in kabul ettiği
dinin esasları (inanç esasları) aşağıdaki şekilde özetlenebilir:
BİRİNCİ ESAS İMAN ve RÜKÜNLERİ
İman ve Rükünleri:
Selef-i Salih'in yani ehl-i sünnet ve'l-cemaat'in iman esasları ile ilgili
inançları, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in Cibril hadisinde haber
verdiği şekilde altı esasa iman etmekve onları tasdik etmek diye
özetlenebilir. Peygamber bu hususta kendisine soru sormak üzere gelen Cibril -aleyhisselam-'ın
imanın mahiyeti ile ilgili sorusuna şöyle cevab vermiştir: "(İman) Allah'a,
meleklerine, kitablarına, Rasüllerine, ahiret gününe inanman ve hayrı ile
şerri ile kadere iman etmendir. (Buharî ve Müslim, Kitahu 'l-İman 'da) O
halde iman bu altı temel üzerinde yükselir. Bu temelden birisi yıkılacak
olursa, elbette ki o insan mü'min olamaz. Çünkü o kimse imanın esaslanndan
birisini yitirmiş olur. Nasıl ki bir yapı ancak temel esasları üzerinde
yükselebiliyorsa, iman da ancak temel esasları üzerinde yükselir.
İşte bu hususlar imanın rükünleri (esaslan)dır. Kitab ve sünnetin delalet
ettiği doğru şekli üzere bütün bunlar gerçekleşmedikçe iman da tamam olmaz.
Bunlardan birisini inkar eden bir kişi mü'min değildir.
BİRİNCİ RÜKÜN ALLAH'A İMAN
Allah'a iman, Allah'ın varlığına, O'nun, kemal sıfatlarına sahip olup, tek
başına ibadete layık olduğuna inanmak, izleri insanın yaşayışında Allah'ın
emirlerine bağlanıp, yasaklarından uzaklaşmasında ortaya çıkacak şekilde buna
tam anlamıyla kalbinden inanmaktır. Bu İslam akidesinin temelidir, özüdür,
esasıdır. Akide'nin diğer bütün esasları ise buna eklenir ve buna tabidir.
O
halde Allah'a iman, O'nun varlığına iman etmeyi ihtiva eder. Şanı yüce
Allah'ın varlığına fıtrat, akıl, şeriat ve duyular delalet etmektedir.
Allah'ın vahdaniyetine, ulûhiyetine, isim ve sıfatlarına iman etmek de Allah'a
iman etmenin kapsamı içerisindedir. Bu da üç türü ile tevhidi kabul edip
bunlara inanmak ve bunların gereğini yerine getirmekle olur. Tevhidin üç türü
ise: 1-Rububiyetin tevhidi, 2- Ulûhiyetin tevhidi, 3- İsim ve sıfatların
tevhididir.
1- Rububiyetin Tevhidi:
Her şeyin biricik Rabbinin ve mutlak malikinin Allah olduğuna, ortağının
bulunmadığına, tek yaratıcının O olduğuna, bütün kainatı çekip çeviren,
işlerini idare eden, onda tasarruf edenin O olduğuna, kulları yaratıp onları
rızıklandıran, hayat veren ve canlarını alanın O olduğuna kesin olarak
inanmak, Allah'ın kaza ve kaderine, zatında vahdaniyetine yani bir ve tek
olduğuna inanmaktır. Bunun özü fiilleriyle Allah'ı tevhid etmek yani
birlemektir.
Yüce Allah'ın rububiyetine iman etmenin gereğine dair şer'î deliller pek
çoktur. Yüce Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi: "Alemlerin Rabbi Allah'a
hamdolsun." (el-Fatiha, 1/1);
"Dikkat edin, yaratmak da, emretmek de yalnız O'nundur. Alemlerin Rabbi olan
Allah'ın şanı ne yücedir!" (el-A'râf, 7/54); "Yerde ne varsa hepsini sizin
için yaratan... O'dur. " (el-Bakara, 2/29); "Çünkü şüphesiz ki Allah'tır hem
rızkı veren, hem pek çetin kudret ve kuvvet sahibi olan." (ez-Zâriyat, 51/58)
Tevhidin bu türünde Kureyş kafirleri ile çeşitli din ve inanca mensup
kimselerin büyük çoğunluğu muhalif kanaat belirtmezler. Hepsi kainatın
yaratıcısının tek başına Allah olduğuna iman ederler. Nitekim yüce Allah şöyle
buyurmaktadır: "Andolsun, onlara: Göklerle yeri kim yarattı diye sorsan, onlar
elbette: Allah, diyeceklerdir." (Lokman, 31/25)
Bir başka yerde de yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Deki: Yer ve oradakiler
kimindir? Eğer biliyorsanız (söyleyin). Onlar: Allah'ındır, diyeceklerdir. Sen
de ki: O halde siz iyice düşünüp ibret almaz mısınız? De ki: Yedi göğün ve
büyük arşın Rabbi kimdir? Allah'ındır, diyeceklerdir. De ki: O halde korkmaz
mısınız? De ki: Herşeyin hakimiyeti elinde bulunan, himaye eden fakat
kendisine karşı kimsenin himaye altına alınmasına imkan tanımayan kimdir? Eğer
biliyorsanız (cevab verin). Onlar: Allah'ındır diyeceklerdir. De ki: öyle ise
nasıl olur da aldanıyorsunuz? Hayır biz, onlara hakkı getirdik, onlar ise
muhakkak yalancıdırlar." (el-Mu'minûn, 23/84-90)
Bunun böyle olmasının sebebi, kulların kalblerinin fıtraten Allah'ın
rububiyetini kabul edecek şekilde yaratılmış olmasıdır. Bundan dolayı tevhidin
türlerinden ikincisini de kabul etmedikçe, rububiyetin tevhidine inanan bir
kimse muvahhid olmaz.
2- Ulûhiyetin Tevhidi:
Kulların fiilleriyle, yüce Allah'ı bir ve tek olarak tanımalarıdır. Buna
ibadet tevhidi adı da verilir. Bu anlam itibariyle kesin olarak şu hususlara
inanmayı ihtiva eder: Hak ilah kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan 0'dur.
O'nun dışındaki bütün mabudlar batıldır. Yalnızca yüce Allah'a ibadet
edilmeli, O'na boyun eğilmeli, mutlak olarak sadece O'na itaat olunmalıdır.
Kim olursa olsun kimse O'na ortak koşulmamalıdır. Namaz, oruç, zekat, hac,
dua, istiane (yardım dileme), adak, zebh (eti yenir hayvanları kesmek),
tevekkül, havf, reca (korku ve ümit), sevgi ve buna benzer zahir ve batın
(gizli ve açık)
ibadet türlerinden hiçbir şeyin O'ndan başkası için yapılmamasıdır. Allah'a
sevgi, korku ve ümitle birarada ibadet olunmasıdır. Bir bölümü ile O'na ibadet
edip bir bölümünü dışarda tutmak sapıklıktır.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden
yardım dileriz." (el-Fatiha, 1/5); "Kim buna dair hiçbir delili bulunmaksızın,
Allah ile birlikte başka bir ilaha ibadet ederse, onun hesabı ancak Rabbinin
katındadır. Kafirler hiç şüphesiz kurtuluşa eremezler." (el-Mu'minûn, 23/117)
Ulûhiyetin tevhidi bütün rasüllerin kendisine çağırdıkları bir husustur.
Önceki ümmetleri helak yollarına götüren bu tevhidin inkarıdır. Dinin başı,
sonu, içi ve dışı ulûhiyetin tevhididir. Rasüllerin ilk ve son çağrısı budur.
Bunun için rasuller gönderilmiş, kitablar indirilmiş, cihad maksadıyla
kılıçlar çekilmiş; mü'minlerle kafirler, cennet ehli ile cehennem ehli
birbirinden ayrılmıştır. İşte; "Allah'tan başka ilah yoktur" cümlesinin anlamı
budur.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Senden önce gönderdiğimiz herbir peygambere
mutlaka şunu vahyederdik: Benden başka ilah yoktur, o halde yalnız bana ibadet
edin." (el- Enhiya, 21/25)
Rubûbiyetin tevhidi, ulûhiyetin tevhidini
gerektirir. Çünkü yaratıcı, rızık verici, malik, tasarrufta bulunan, hayat
veren, öldüren, bütün kemal sıfatlarına sahih, hertürlü eksiklikten münezzeh,
herşey elinde bulunan bir Rabbin, aynı zamanda hiçbir ortağı bulunmayan ve
ibadetin yalnız kendisine yöneltildiği mutlak bir ilah olması da gereklidir.
Yüce Allah: "Ben cinleri de, insanları da ancak bana ibadet etsinler diye
yarattım." (ez- Zâriyat, 51/56) diye buyurmaktadır. Çünkü müşrikler bir ve tek
ilaha ibadet etmiyorlardı. Onlar birden çok ilaha ibadet ediyorlar ve bunların
kendilerini yüce Allah'a yakınlaştırdıklarını ileri sürüyorlardı. Bununla
birlikte bu uydurma ilahların fayda ve zarar vermediklerini de kabul
ediyorlardı. İşte bundan dolayı yüce Allah rububiyetin tevhidini kabul
etmelerine rağmen onları mü'min olarak değerlendirmemiş, aksine ibadette
başkalarını kendisine ortak koşmaları dolayısıyla onları kafir olarak
değerlendirmiştir.
İşte bu noktada selefin yani ehl-i sünnet ve'l-cemaatin inancı ulûhiyet
hususunda başkalarından ayrılmaktadır. Bazılarının kastettiği gibi tevhidin
anlamı onlara göre yalnızca Allah'tan başka hiçbir ilah olmamasından ibaret
değildir. Aksine onlara göre ulûhiyetin tevhid edilmesi, ancak şu iki esasın
varlığı ile birlikte gerçekleşebilir:
1-
Bütün ibadet çeşitlerinin yalnızca yüce Allah'a yapılması, yaratılmış hiçbir
varlığa yaratıcının hak ve özelliklerinden hiçbirisinin verilmemesi. Buna göre
Allah'tan başkasına ibadet edilmez, Allah'tan başkası için namaz kılınmaz,
Allah'tan başkasına secde edilmez, Allah'tan başkasına adakta bulunulmaz,
Allah'tan başkasına tevekkül edilmez. Şüphesiz ulûhiyetin tevhid edilmesi,
ibadetin yalnızca yüce Allah'a yapılmasını gerektirir. İbadet ise ya kalb ile
dilin bir sözü yahut ta kalb ile organların bir amelidir. Yüce Allah şöyle
buyurmaktadır: "De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm
alemlerin Rabbi olan Allah içindir. O'nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla
emrolundum ve ben müslümanların ilkiyim. "(el-En'âm, 6/162-163);
"Uyanık olun halis olan din yalnız Allah'ındır." (ez-Zümer, 39/3)
2-
İbadet yüce Allah'ın ve Rasulünün emrettiğine uygun olmalıdır. Buna göre
ibadet boyun eğmek ve itaatin yalnızca O'na yapılması sureti ile Allah'ın
tevhid edilmesi "Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur" diye ifadelendirilen
şehadetin gerçekleştirilmesi demektir. Rasülullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'a
tabi olup, onun emir ve yasaklarına boyun eğmek de "Muhammed, Allah'ın
Rasülüdür" şehadetinin gerçekleştirilmesidir. O halde ehl-i sünnet
ve'1-cemaat'in yöntemi şudur:
Onlar yüce Allah'a ibadet eder ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Allah'tan
başkasından dilekte bulunmazlar, ancak Allah'tan yardım dilerler. Ancak yüce
Allah'ın imdatlarına koşmasını isterler. Yalnızca yüce Allah'a tevekkül
ederler. O'ndan başkasından korkmazlar. Yüce Allah'a itaat, ibadet ederek ve
salih ameller ile yakınlaşmaya çalışırlar. Yüce Allah: "Allah'a ibadet edin ve
O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın." (en-Nisâ, 4/36) diye buyurmaktadır.
3-
İsim ve Sıfatların Tevhidi:
Bu, en güzel isimlerin ve en yüce sıfatların yüce Allah'a ait olduğuna kesin
olarak inanmak demektir. O bütün kemal sıfatlarına sahih ve bütün eksik
sıfatlardan münezzehtir. O bu özelliği ile bütün varlıklardan ayrı ve
eşsizdir. Ehl-i sünnet ve'l-cemaat Rablerini Kur'an ve sünnette gelmiş
sıfatlar ile bilip, tanırlar. Kendi zatını kendisini ve Rasulünün kendisini
nitelendirdiği sıfatlarla nitelerler. Kelimeleri yerlerinden oynatmaz. O'nun
isim ve ayetlerinde ilhâda18 sapmazlar. Yüce Allah'ın kendisi hakkında tesbit
ettiğini, herhangi bir temsil, keyfiyetlendirme, ta'til ve tahrife sapmaksızın
aynen kabul ederler. Bütün bunlarda uydukları kaide de yüce Allah'ın: "O'nun
benzeri hiçbir şey yoktur ve O herşeyi işitendir, görendir. " (eş-Şura, 42/11)
buyruğu ile: "En güzel isimler Allah'ındır. O halde O'na bunlarla dua edin,
O'nun isimlerinde ilhada (eğriliğe) sapanları terkedin. Onlar yapmakta
olduklarının cezasını göreceklerdir." (el-A'raf, 7/108) buyruklarıdır.
Ehl-i sünnet ve'l-cemaat yüce Allah'ın
sıfatlarının keyfiyetini sınırlandırmazlar. Çünkü o keyfiyete dair bize bir
haber vermiş değildir. Zira yüce Allah hakkında hangi sıfatların söz konusu
edilip, hangilerinin sözkonusu edilemeyeceğini yüce Allah'tan başka hiçbir
kimse bilemez. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "De ki: Siz mi daha iyi
biliyorsunuz, yoksa Allah mı?" (el-Bakara. 2/140) Yine yüce Allah şöyle
buyurmaktadır; "Artık Allah hakkında örnekler bulmaya kalkışmayın. Çünkü Allah
bilir, siz bilmezsiniz." (en-Nahl, 16/74)
Yüce Allah'tan sonra da Allah'ı onun rasulünden daha iyi kimse bilemez. O
rasülü hakkında da yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "O kendi hevasından bir söz
söylemez. O bildirilen bir vahiyden başkası değildir." (en-Necm, 53/3-4)
Ehl-i sünnet ve'l-cemaat şanı yüce
Allah'ın kendisinden önce hiçbir şeyin var olmadığı ilk, kendisinden sonra
hiçbir şeyin olmadığı ahir, kendisinden üstün hiçbir şeyin olmadığı zahir,
kendisinden öte hiçbir şeyin olmadığı batın olduğuna inanırlar. Nitekim yüce
Allah şöyle buyurmaktadır: "O hem ilktir, hem ahirdir, hem zahirdir, hem
batındır. O herşeyi en iyi bilendir." (el-Hadid, 57/3)
Yine şuna inanırlar ki; şanı yüce Allah'ın zatı diğer zatlara, varlıklara
benzemez. Sıfatları da aynı şekilde diğer sıfatlara benzemez. Çünkü şanı yüce
Allah'a benzer, O'na denk, O'na eş olabilecek hiçbir varlık yoktur. O
yarattığı varlıklarla kıyas edilmez. Bu bakımdan yüce Allah'ın kendi zatı
hakkında tesbit ettiklerini onlar da temsilsiz olarak tesbit ve kabul ederler,
ta'til sözkonusu olmaksızın tenzih ederler. Yüce Allah'ın kendi zatı hakkında
tesbit ettiğini kabul ettiklerinde, O'nu temsile (başkasına benzetmeye)
kalkışmazlar. O'nu tenzih ettikleri vakit de kendi zatını nitelendirdiği
vasıfları ta'til etmeye (onları yok gibi kılmaya) da kalkışmazlar.19
Yüce Allah'ın herşeyin kuşatıcısı, herşeyin yaratıcısı, hayatta olan herbir
varlığın rızık vericisi olduğuna inanırlar. Nitekim yüce Allah şöyle
buyurmaktadır: "Yaratan bilmez mi hiç? O, latiftir, herşeyden haberdardır."
(el-Mülk, 67/14); "Şüphesiz rızık veren, güç ve kuvvet sahihi olan Allah
'tır" (ez-Zâriyat, 51/58)
Yüce Allah'ın yedi semavat'ın üstünde ve yarattıklarından ayrı olarak Arşın
üzerinde istiva ettiğine20, ilmiyle herşeyi kuşattığına -kitab-ı kerîm'inde
yedi ayrı ayet-i kerîme'de kendi zatı ile ilgili olarak haber verdiği şekilde-
ve keyfiyet nisbeti sözkonusu olmaksızın21 inanırlar. Yüce Allah şöyle
buyurmaktadır: "Rahman arşa istiva etti. " (Taha, 20/5); "Sonra arşa istiva
etti." (el-Hadid, 57/4)
Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır; "Göktekinin sizi yere geçirmesinden emin
mi oldunuz? O zaman onun durmadan çalkalanmakta olduğunu göreceksiniz, Yahut
göktekinin üzerinize taş yağdıran bir rüzgar göndermesinden emin mi oldunuz?
Hem benim korkutmamın nasıl olduğunu bileceksiniz. " (el-Mülk, 67/16-17)
Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Güzel söz yalnız O'na yükselir. Onu da
salih amel yükseltir." (Fatır, 35/10)
"Üstlerinde her hususta hakim olan Rahlerinden korkarlar. " (en-Nahl, 16/50)
Ta'tîl, Allah'ın sıfatlarını kabul
etmemek yahut bazılarını kabul edip geri kalanlarını kabul etmemek demektir.
Tahrîf, nassı lafzen ya da mana itibariyle değişikliğe uğratıp onu zahir
(kuvvetli) anlamından uzaklaştırıp, ancak zayıf bir ihtimal ile lafzın delalet
ettiği bir manaya göre açıklamaktır. Buna göre her tahrif bir ta'tildir, fakat
her ta'til bir tahrif değildir. Keyfîyetlendirme: Keyfe (nasıl) diye soru
sormak demektir. Temsîl ise, her bakımdan benzerinin olduğunu söyleyerek bir
şeyin mislinin olduğunu kabul etmek demektir.
Teşbih: Bir şeye bazı yönleriyle
benzeyen bir başka şeyin varlığını kabul etmek demektir. Peygamber -sallallahu
aleyhi ve sellem- da şöyle buyurmuştur: "Ben semadakinin emini olduğum halde,
siz bana nasıl olur da güvenmezsiniz?' (Buharî ve Müslim} demiştir.22
Ehl-i sünnet ve'l-cemaat kürsi ile arş'ın
hak olduğuna da inanırlar. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "...O'nun kürsîsi
gökleri ve yeri kuşatmıştır. Onları koruması O'na ağır gelmez. O çok yücedir,
çok büyüktür. " (el-Bakara, 2/255)
Arşın ölçüsünü yüce Allah'tan başka kimse bilemez. Kürsi'nin arş'a nisbeti ise
büyük bir düzlükte bırakılmış bir halka gibidir. Gökleri ve yeri kuşatmıştır.
Allah'ın arş'a da, kürsi'ye de ihtiyacı yoktur. Ona ihtiyacı olduğundan dolayı
arş'a istiva etmiş değildir. Aksine bu kendisinin tesbit ettiği sonsuz bir
hikmetin bir gereğidir. O arş'a da, arş'ın dışındaki diğer varlıklara da
muhtaç olmaktan münezzehtir. Şanı yüce Allah bundan çok daha büyüktür. Aksine
arş da, kürsi de, O'nun kudret ve egemenliği ile taşınan iki varlıktır.
Yüce Allah'ın Adem'i elleriyle yarattığına -ki O'nun her iki eli de yemindir-
elleri ile -kendi zatım nitelendirdiği gibi- dilediği şekilde infak ederek
açık olduğuna inanırlar.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Yahudiler: Allah'ın eli bağlıdır dediler.
Söylediklerinden ötürü kendi elleri bağlandı ve onlara lanet edildi. Hayır,
Allah'ın iki eli de açıktır. O nasıl dilerse, öyle infak eder." (el-Maide,
5/64); "Kendi ellerimle yarattığıma secdeden seni ne alıkoydu?" (Sâd, 38/75)
Ehl-i sünnet ve'l-cemaat yüce Allah'ın
işitme, görme, ilim, kudret, kuvvet, izzet, kelam, hayat, kadem (ayak), yüz,
el, beraber oluş (maiyyet) ve buna benzer gerek kendi kitabında, kendi zatını
vasfettiği, gerekse de peygamberi -sallallahu aleyhi ve sellem- vasıtası ile
belirttiği sıfatları kabul ederler. Bunların keyfiyetini ancak Allah bilir,
biz bilemeyiz. Çünkü O, bize bunların keyfiyetine dair haber vermemiştir. Yüce
Allah şöyle buyurmaktadır:
"Muhakkak ben sizinle birlikteyim. İşitirim ve görürüm." (Ta'ha, 20/46)
"O
alimdir, hakimdir." (et-Tahrîm, 66/2); "Allah, Musa ile de konuştu. "
(en-Nisa, 4/164)
"Celal ve ikram sahibi Rahbinin vechi (yüzü) ise kalıcıdır. " (er-Rahman,
55/27)
"Allah, onlardan razı olmuştur. Onlar da O'ndan hoşnut olmuşlardır." (el-Maide,
5/119)
"O, onları sever, onlar da O'nu severler. " (el-Maide, 5/54)
"Nihayet onlar bizi öfkelendirince, kendilerinden intikam aldık." (ez-Zuhruf,
43/55)
"Allah... O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. Diridir ve kayyûm'dur." (Al-i
İmran, 3/2)
"Allah'ın kendilerine gazab ettiği bir topluluğu... " (el-Mümtehine, 60/13) ve
taunlardan başka diğer sıfat ayetleri...
Ehl-i sünnet ve'l-cemaat mü'minlerin
ahirette gözleriyle Rablerini göreceklerine, onu ziyaret edip, kendisinin
onlarla, onların da kendisiyle konuşacaklarına da iman ederler. Yüce Allah
şöyle buyurmaktadır:
"O
günde yüzler var ki apaydınlıktır, Rahlerine bakıcıdırlar. " (el-Kıyame,
75/22-23) Onlar ondördündeki ay'ı görüp, onu görmekte sıkıntı çekmedikleri
gibi Rablerini göreceklerdir. Nitekim Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-
şöyle buyurmaktadır:
"Şüphesiz sizler görmekte sıkıntı çekmediğiniz ondördündeki ay'ı gördüğünüz
gibi, Rabbinizi göreceksinizdir..." (Buhari ve Müslim)
Yüce Allah'ın gecenin son üçte birinde celal ve azametine yakışır bir şekilde
gerçek bir nüzul ile dünya semasına indiğine de inanırlar. Nitekim Peygamber -sallallahu
aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: "Rabbimiz gecenin son üçte biri kaldığı o
zamanda her gece dünya semasına iner ve: Kim bana dua eder, duasını kabul
edeyim. Kim benden dilekte bulunur, ona vereyim. Kim benden mağfiret diler,
ona mağfiret edeyim der." (Buharî ve Müslim)
Yüce Allah'ın kıyamet gününde kulların arasında hüküm vermek üzere celaline
yakışır bir şekilde gerçek manasıyla geleceğine de inanırlar. Yüce Allah şöyle
buyurmaktadır: "Hayır, yer dağılıp zerreler gibi parça parça edildiğinde,
Rabbin gelip melekler de saf saf dizildiginde." (el-Fecr, 89/21-22); "0nlar
buluttan gölgeler içinde Allah'ın ve meleklerin kendilerine gelivermesinden ve
işlerin bitiriliverilmesinden başkasını mı bekliyorlar?" (el-Bakara, 2/210)
Bütün bu hususlar hakkında ehl-i sünnet ve'l-cemaat'in yöntemi yüce Allah'ın
ve Rasülünün haber verdiği şeylere tam bir teslimiyetle inanmaktır. Tıpkı İmam
Zührî nin - Allah'ın rahmeti üzerine olsun- dediği gibi: "Risalet göndermek
Allah'tan, tebliğ etmek Rasülullah'ın görevi, bize düşen de teslimiyet
göstermektir." 23
Ve
tıpkı İmam Süfyan b. Uyeyne'nin -Allalı'ın rahmeti üzerine olsun- dediği gibi:
"Şanı yüce Allah'ın Kur'an'da kendi nefsini vasfettiği şeylerin tefsiri
okunduğu gibidir. Bunların keyfiyetsiz ve benzetmeye gitmeksizin tefsir
edilmesi gerekir." 24
İmam Şafîi -yüce Allah'ın rahmeti üzerine olsun- de şöyle demektedir: "Ben
Allah'a ve Allah'ın muradı üzere Allah'tan gelenlere, Rasûlullah'a ve
Rasülullah'ın muradı üzere Rasulullah'tan gelenlere iman ettim." 25
Velid b. Müslim dedi ki: el-Evzai'ye,
Süfyan b. Uyeyne'ye ve Malik b. Enes'e sıfat ve ru'yet ile ilgili bu hadisler
hakkında sordum, hepsi de şöyle dediler: "Bunları geldikleri gibi alınız,
onlarla ilgili bir keyfiyet düşünmeyiniz." 26
Hicret yurdunun imamı Malik b. Enes -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- der ki: "Bid'atlerden
çokça sakınınız." Ona bid'atler nelerdir? diye sorulunca, şu cevabı vermiştir:
"Bid'at ehli Allah'ın isimleri, sıfatları, kelamı, ameli ve kudreti hakkında
konuşup duran, ashabın ve güzel bir şekilde onlara tabi olanların sustuğu
hususlar hakkında susmayan kimselerdir. " 27
Bir adam kendisine yüce Allah'ın: "Rahman arşın üzerine istiva etmiştir,
"buyruğu hakkında: Nasıl istiva etti, diye sorunca, şu cevabı vermişti:
"İstiva bilinmeyen bir şey değildir. Fakat keyfiyeti akıl ile bilinemez. Ona
iman etmek vacibtir, onun hakkında soru sormak bid'attir, Ben senin sapık bir
kimse olduğunu görüyorum" dedikten sonra meclisinden dışarıya çıkartılmasını
emretmiştir. 28
İmam Ebu Hanife -yüce Allah'ın rahmeti üzerine olsun- de şöyle demiştir: "Yüce
Allah'ın zatı hakkında hiçbir kimsenin bir şey söylememesi gerekir. Aksine
Allahı kendi zatını ne ile nitelendirmiş ise, onu öylece nitelendirir. Bu
hususta kendi görüşüne dayanarak hiçbir şey söylemez. Alemlerin Rabbi olan
Allah'ın şanı ne yücedir!" 29
Ona yüce Allah'ın nüzulü (inmesi) hakkında soru sorulunca da: "O keyfiyetsiz
olarak iner" diye cevab vermiştir.30
Hafız İmam Nuaym b. Hammad el-Huzaî -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- de şöyle
demiştir: "Allah'ı yarattıklarına benzeten kafir olur. Allah'ın kendi zatını,
kendisi ile nitelendirdiği şeyleri inkar eden de kafir olur. Yüce Allah'ın
kendi zatını kendisi ile vasfettiği şey de, Rasulünün nitelendirdiği şey de
asla teşbih değildir." 31
Seleften bir çoğu şöyle demiştir: "İslam ayağı ancak teslimiyet köprüsü
üzerinde sebat gösterebilir." 32
İşte zat-ı uluhiyet hakkında ve sıfatları ile ilgili olarak söz söylediğinde
-selefin yolunu izleyen bir kimse - bundan dolayı yüce Allah'ın isim ve
sıfatları hususunda Kur an-ı Kerîm'in yöntemine bağlanmış olur. Bu yolu
izleyen kişi ister selef çağında yaşamış olsun, ister sonraki çağlarda yaşamış
olsun.
İzledikleri yol hususunda selefin yoluna muhalefet eden herkes ise Kur'an'ın
yöntemine bağlanmamış olur. İsterse o selefin yaşadığı çağda ve ashab ile
tabiîn arasında bulunmuş olsun.
İKİNCİ RÜKÜN MELEKLERE İMAN
Meleklere iman herhangi bir şüphe ya da tereddüt sözkonusu olmaksızın kesin
olarak var olduklarına inanmak demektir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır.
"O
peygamber kendisine Rabbinden indirilene iman etti, mü'minler de. Onların her
biri Allah'a, O'nun meleklerine, kitablarına, peygamberlerine inandı."
(el-Bakara, 2/285)
Meleklerin varlıklarını inkar eden bir kimse kafir olur. Çünkü yüce Allah
şöyle buyurmaktadır: "Kim Allah'ı, meleklerini, kitablarını, peygamberlerini
ve ahiret gününü inkar ederse artık o hiç şüphesiz uzak bir sapıklığa
düşmüştür." (en-Nisa, 4/136)
Bu
bakımdan ehl-i Sünnet ve'l-cemaat icmali olarak (topluca, bütün) meleklere
inanırlar. Tafsili olarak varlıklarına iman etmeye gelince, bu hususta sahih
delil ile bildirilen Allah ve Rasûlünün -sallallahü aleyhi ve sellem- ismen
belirttiklerine -vahiy ile görevli- Cebrail, yağmur ile görevli Mikail, Sûr'a
üfürmekle görevli İsrafil, ruhları kabzetmekle görevli ölüm meleği, cehennem
ateşinin bekçisi Hâzin, cennetin bekçisi Rıdvân, kabir melekleri Münker ve
Nekir gibi, isimleri zikredilenlere gelince; Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat bunların
varlıklarına iman ederler, bunların manevi varlıklar olmayıp, şahıs ve
hissedilen kişilikler olduklarına, Allah'ın nurdan yaratıp, semada sakin olan
yarattıklarından bir yaratık türü olduklarına inanırlar.
Meleklerin hilkatleri pek büyüktür. Onların kanatları vardır. Kimilerinin iki,
kimilerinin üç, kimilerinin dört kanadı, kimilerinin de bundan daha fazla
kanadı vardır.
Melekler, Allah'ın ordularından birisidir. Bunlar şanı yüce Allah'ın izin
vereceği ve hallerin gereğine uygun olarak eşya gibi ve cismani şekillere
girebilme gücüne sahibtirler.
Melekler, Allah'a yakınlaştırılmış ve Allah tarafından kerim kılınmış
varlıklardır. Erkeklik, dişilik vasıfları yoktur, evlenmezler ve nesilleri
çoğalmaz. Yemezler, içmezler. Onların gıdaları tesbihtir, tehlildir. Bundan
asla usanmaz ve buna ara vermezler, yorulmazlar, güzellik, haya ve düzenlilik
gibi vasıflara sahibtirler.
Melekler yüce Allah'a itaat ve O'na isyan etmemek fıtratı üzere yaratılmış
olmak bakımından insanlardan farklılık arzederler. Allah onları kendisine
ibaret etmek, emirlerini yerine getirmek üzere yaratmıştır. Yüce Allah onlar
hakkında şöyle buyurmaktadır: "Rahman evlat edindi dediler. O bundan
münezzehtir. Bilakis onlar mükerrem kullardır, sözleri ile O'nun önüne
geçemezler. Onlar O'nun emri gereğince iş görürler. Onların önündekini de,
arkalarındakini de bilir. O'nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat
etmezler. Onlar korkusundan titrerler." (el-Enbiya, 21/26-28)
Melekler gece gündüz Allah'ı tesbih ederler. Semadaki Beyt-i Ma'mur'u tavaf
ederler. Allah'tan korkarlar ve haşyet ile O'na ibadet ederler. Meleklerin pek
çok çeşitleri vardır:
Kimileri arşı taşımakla, kimileri vahiy ile, kimileri dağlar ile
görevlidirler. Kimileri cennetin, kimileri cehennem ateşinin bekçiliğini
yaparlar. Kimileri kulların amelini tespit etmekle, kimileri mü'minlerin
ruhlarını, kimileri kafirlerin ruhlarını kabzetmekle görevlidirler, kimileri
de kula kabirde soru sormakla görevlidir. Onlardan mü'minlere mağfiret
dileyen, onlara dua eden, mü'minleri seven kimseler olduğu gibi ilim
meclislerine, zikir halkalarına tanık olup kanatlarıyla onları örtenler de
vardır. Kimileri insanla beraber olur ve ondan ayrılmazlar, kimileri kulları
hayırlı işler yapmaya çağırır, kimileri salih kimselerin cenazelerine katılır,
kimileri mü'minlerin yanında savaşır ve Allah'ın düşmanları ile cihadlarında
mü'minlere sebat verirler.
Salih kimseleri korumakla, onların sıkıntılarını gidermekle görevli olanlar
olduğu gibi, kafirleri lanetlemek, üzerlerine azab indirmekle görevli olanları
da vardır.
Melekler heykel yahut suret, yahut köpek ya da çan bulunan hiçbir eve
girmezler. Ademoğullarının rahatsız olduğu şeylerden onlar da rahatsız
olurlar.
Melekler pek çoktur, onlarını sayılarını yüce Allah'tan başka kimse bilemez.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Rabbinin ordularını O'ndan başka kimse
bilemez ve O (cehennem) insanlar için ancak bir öğüttür." (el-Müddessir,
74/31)
Yüce Allah onları görmemizi engellemiştir. O bakımdan bizler onları
yaratıldıkları şekillerle göremeyiz. Şu kadar var ki bazı kullarına
üzerlerindeki perdeyi kaldırıp, onları göstermiştir. Nitekim Peygamber -sallallahu
aleyhi ve sellem- Cibril -aleyhisselam-'ı iki defa yüce Allah'ın kendisini
yaratmış olduğu asli suretiyle görmüştür. İşte yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Arkadaşınız bir deli değildir. Andolsun ki o kendisini apaçık ufukta
görmüştür." (et-Tekvîr, 81/22-23)
ÜÇÜNCÜ RÜKÜN KİTABLARA İMAN
Ehl-i sünnet ve'l-cemaat yüce Allah'ın
emir, yasak, vaad ve tehditlerini, Allah'ın kullarından istedikleri şeyleri
ihtiva eden ve içlerinde hidayet ve nur bulunan bazı kitabları rasüllerine
indirmiş olduğuna kesinlikle iman ederler. Nitekim yüce Allah şöyle
buyurmaktadır: "O peygamber kendisine Rabbinden indirilene iman etti,
mü'minler de. Onların her biri Allah'a, O'nun meleklerine, kitablarına,
peygamberlerine inandı." (el-Bakara, 2/285)
Yüce Allah'ın kitablarını rasullerine insanları hidayete iletmek için indirmiş
olduğuna da inanırlar. İşte yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Elif. Lam. Râ. Bu insanları Rablerinin izniyle, karanlıklardan nura, yegane
galib, hamde layık olan (Allah)ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir
kitabtır." (İbrahim,14/1)
Bu
kitablar ise Kur'an, Tevrat, İncil, Zebur, İbrahim ve Musa'ya verilen
sahifelerdir. Bunların en büyükleri ise Tevrat, İncil ve Kur'an'dır. Üçünün en
büyüğü onların neshedicisi ve en faziletlileri ise Kur'an-ı Kerîm'dir. Kur'an
dışındaki diğer kitabları yüce Allah indirdiğinde onları korumayı tekeffül
etmemiştir. Onları korumayı insanlardan istemiştir. Fakat onlar bu kitabları
koruyamadılar, bunlara hakkıyla riayet edemediler. O bakımdan bu kitablarda
birtakım değişiklikler ve değiştirmeler olmuştur.
Kur'an-ı Kerîm alemlerin Rabbinin kelamı,
O'nun apaçık kitabı, O'nun sapasağlam ipidir. Allah, ulu Rasulü Abdullah'ın
oğlu Muhammed -sallallabu aleyhi ve sellem-'e ümmete bir anayasa olsun,
insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarsın, doğru yola ve sırat-ı müstakim'e
iletsin diye indirmiştir.
Yüce Allah bu kitabta öncekilerin de, sonrakilerin de haberlerini, göklerin ve
yerin yaratılışını açıkladığı gibi helal ve haramı etraflı bir şekilde beyan
etmiş, edeb, ahlakın esaslarını, ibadet ve muamelata dair hükümleri,
peygamberlerin ve salih kişilerin yaşayışlarını, mü'minlerle kafirlerin
görecekleri karşılıkları açıklamış, mü'minlerin yurdu olan cennetin
niteliklerini, kafirlerin yurdu olan cehennemin niteliklerini belirtmiştir. O
bu kitabı kalblerde bulunan hastalıklara bir şifa, herşey için bir açıklama,
mü'minler için de bir hidayet ve bir rahmet kılmıştır. Yüce Allah şöyle
buyurmaktadır:
"Ve Biz sana bu kitabı herşeyi açıklayan bir bidayet, bir rahmet ve
müslümanlara bir müjde olmak üzere kısım kısım indirdik." (en-Nahl, 16/89)
Bütün ümmetin bu kitaba uymaları, Peygamber -sallallabu aleyhi ve sellem-'den
sahih olarak gelmiş olan sünnet ile birlikte onun hükmünü kabul etmeleri
gerekir. Çünkü yüce Allah Rasalünü hem bütün insanlara, hem de bütün cinlere
kendilerine indirilenleri açıklasın diye göndermiştir. Yüce Allah şöyle
buyurmaktadır:
"İnsanlara kendilerine ne indirildiğini açıklayasın ve onlar da iyice
düşünsünler diye sana da hu zikri indirdik." (en-Nahl, 16/44)
O
bakımdan ehl-i sünnet ve'l-cemaat Kur'an-ı Kerîm'in harf ve manalarıyla
Allah'ın kelamı olduğuna, O'ndan gelip O'na döneceğine, Allah tarafından
indirilmiş olup, mahluk olmadığına, gerçek anlamıyla Allah'ın kelamı olduğuna,
onu Cebrail'e ilka ettiğine, Cebrail'in de bunu Muhammed -sallallahu aleyhi ve
sellem-'e indirdiğine iman ederler. Bu kitabı hikmeti sonsuz (Hakîm),
herşeyden haberdar (Habîr) olan yüce Allah apaçık bir Arapça ile indirmiş,
bizlere herhangi bir şüphe ya da tereddüdün sözkonusu olmayacağı bir şekilde
tevatür yoluyla nakledilegelmiştir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Muhakkak
bu alemlerin Rabbinin indirdiğidir. Onu Ruhu'l-Emin indirdi. Uyarıcılardan
olasın diye kalbin üzere; apaçık bir Arapça lisan ile..." (eş-Şuarâ,
26/192-195)
Kur'an-ı Kerîm kalblerde ezberlenir,
dillerle okunur ve mushaflara da yazılır. Şanı yüce Allah da şöyle
buyurmaktadır; "Aksine o, ilim verilmiş olanların göğüslerinde (hıfzedilmiş)
apaçık ayetlerdir." (el- Ankebut, 29/49); "Şüphesiz o, oldukça şerefli bir
Kur'an'dır. Korunan bir kitabtadır, ona ancak tam anlamı ile temizlenmiş
kimseler el sürebilir. O alemlerin Rabbi tarafından indirilmedir." (el-Vâkıa,
56/77-80)
Kur'an-ı Kerîm, İslam Peygamberi
Abdullah'ın oğlu Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'ın en büyük ve ebedi
mucizesidir. Semavi kitabların sonuncusudur. Bu kitab ne neshedilir, ne
değiştirilir. Yüce Allah her türlü tahrif, tebdil, fazlalık ya da eksikliğe
karşı onu dünyadan kaldıracağı güne kadar -ki bu da kıyamet gününden az önce
olacaktır- korumayı üzerine almıştır. İşte yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Şüphesiz Zikri biz indirdik ve onu koruyacak olanlar da elbette bizleriz."
(el-Hicr, 15/9)
Ehl-i sünnet ve'l-cemaat, Kur'an'dan bir
harf inkar eden yahut ona bir harf ilave eden ya da eksilten kimsenin kafir
olduğunu kabul ederler. Buna göre bizler Kur'an'ın ayetlerinden herbir ayetin
Allah tarafından indirilmiş olduğuna ve bizlere kat'î tevatür yoluyla
nakledile geldiğine kesinlikle iman ederiz.
Kur'an-ı Kerîm, Rasülullah -sallallahu
aleyhi ve sellem-'e bir defada indirilmedi. Olaylara göre yahut bazı sorulara
cevab olmak üzere ya da durumun gereğine uygun olarak 23 yıllık bir süre
içerisinde kısım kısım indirilmiştir.
Kur'an-ı Kerîm 86'sı Mekke'de, 27'si
Medine'de indirilmiş, toplam 114 sure ihtiva eder. Mekke'de indirilmiş
surelere Mekkî Sureler, Medine'de indirilmiş surelere Medeni Sureler adı
verilir. Kur'an-ı Kerîm'de Mukatta' Harfler diye bilinen harflerle başlamış 29
sure vardır.
Kur'an-ı Kerîm, Peygamber -sallallahu
aleyhi ve sellem-'in döneminde, onun gözü önünde yazılmıştır. Çünkü ashab-ı
kiram'ın en seçkinlerinden vahiy katibliğini yapan kimseler vardı.
Bunlar Kur'an'ın nazil olan herbir bölümünü Peygamber -sallallahu aleyhi ve
sellem-'in emri ile yazarlardı. Daha sonra Ebu Bekr -radıyallahu anh-
döneminde mushaf olarak biraraya toplandı. Osman -radıyallahu anh- döneminde
ise tek bir imla şekli üzere yazıldı. Allah onların hepsinden razı olsun.
Ehl-i sünnet ve'l-cemaat Kur'an'ı
öğretmeye, ezberlemeye, okumaya, tefsir etmeye ve gereğince amel etmeye çok
önem verirler. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Bu, ayetlerini düşünsünler,
tam akıl sahibleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz hayır ve bereketi bol
bir kitabdır. " (Sad, 38/29)
Kur'an-ı Kerîm'i okuyarak yüce Allah'a
ibadet ederler. Çünkü Kur'an-ı Kerîm'in herbir harfinin okunması karşılığında
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'ın şu buyruğunda haber verdiği üzere
bir hasene verilir:
"Her kim Allah'ın kitabından bir harf okuyacak olursa, o kimseye onun
karşılığında bir hasene vardır. Hasene ise on misli ile karşılık görür. Ben
size "elif, lam, mim." bir harftir demiyorum. Elif bir harftir, lam bir
harftir, mim de bir harftir."33
Ehl-i sünnet ve'l-cemaat mücerred,
kişisel görüşlere dayalı olarak Kur'an'ın tefsir edilmesini caiz kabul
etmezler. Çünkü böyle bir tutum Allah hakkında bilgisizce söz söylemek
türündendir. Bunun yerine kendilerince kitab ve sünnette sabit olmuş nasslar
gereğince tefsir ederler. Bundan sonra ashab'ın görüşleri ile günümüze kadar
onlara güzel bir şekilde uyanların görüşlerine başvururlar. Ayrıca genel şer'î
ilkelerin çerçevesinde kalır, bu kuralların dışına çıkmazlar. Çünkü yüce Allah
kendisi hakkında bilgisizce söz söylenmesini şu buyruğunda haram kılmıştır:
"...Ve o (şeytan) Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder. "
(el-Bakara, 2/169)
DÖRDÜNCÜ RÜKÜN PEYGAMBERLERE
İMAN
Ehl-i sünnet ve'l-cemaat yüce Allah'ın
kullarına müjdeciler ve uyarıcılar olmak üzere, insanları hidayete iletmek ve
karanlıklardan çıkartıp, nur'a ulaştırmak için hak dine davet eden rasuller,
peygamberler gönderdiğine kesinlikle inanırlar.
Onların çağrıları toplumları şirk ve putperestlikten kurtarmak, çözülüş ve
bozuluştan arındırmak içindi. Onlar risaletlerini tebliğ ettiler,
üzerlerindeki emaneti eksiksiz yerine getirdiler, ümmetlerine samimiyetle öğüt
verdiler. Allah yolunda gereği gibi cihad ettiler. Doğruluklarına kesin delil
teşkil eden, apaçık göz kamaştırıcı mucizelerle34 geldiler. Onlardan bir
tanesini olsun inkar eden, yüce Allah'ı ve bütün peygamberleri inkar etmiş
olur. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Şüphe yok ki Allah 'ı ve peygamberini
inkar ederek kafir olanlar bir de Allah'la peygamberlerinin arasını ayırmak
isteyenler ve: Kimine inanırız, kimini inkar ederiz diyenler, böylece bunun
arasında bir yol tutmaya yeltenenler, işte onlar gerçek kafirlerin ta
kendileridirler. Biz o kafirlere alçaltıcı bir azab hazırlamışızdır. Allah ve
peygamberlerine iman edip, onlardan birini diğerinden ayırmayanlara ise
ecirlerini verecektir. Allah bağışlayandır, çok merhamet edendir. " (en-Nisa,
4/150-152)
Yüce Allah o şerefli rasülleri göndermesindeki hikmeti de şöylece
açıklamaktadır; "Müjdeleyici ve korkutucu, peygamberler olarak (gönderdik) ki,
insanların peygamberlerden sonra Allah'a karşı bir bahaneleri olmasın. Allah
Azizdir, Hakimdir." (en- Nisa, 4/165)
Yüce Allah, pek çok rasul ve nebi göndermiştir. Bazılarının adlarını
Kitabı'nda yahut Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- vasıtasıyla bize
bildirmiş, bazılarınınkini de bildirmemiştir: "Andolsun ki biz her ümmet
arasında: Allah'a ibadet edin ve tağut'tan kaçının diye bir peygamber
göndermişizdir. " (en-Nahl, 16/36)
Kur'an-ı Kerîm'de isimleri zikredilen 25
rasul ve peygamber vardır. Bunların isimleri şöyledir: Adem, İdris, Nuh, Hûd,
Salih, İbrahim, Lût, İsmail, İshak, Ya'kub, Yusuf, Eyyûb, Şuayb, Musa, Harun,
Zülkifl, Yunus, Davûd, Süleyman, İlyas, Elyesa', Zekeriya, Yahya, İsa ve
Muhammed. Esbat (Ya'kub -aleyhisselam-ın oğulları)nı da toplu olarak sözkonusu
etmiştir. Hepsine Allah'ın salat ve selamları olsun.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Andolsun ki Biz, senden önce de peygamberler
gönderdik. Onlardan kiminin kıssalarını sana anlattık, kiminin de kıssalarını
sana anlatmadık..." (el-Mu'min, 40/78)
Yüce Allah kimi peygamber ve rasülleri diğerlerine üstün kılmıştır. Ümmet icma
ile rasüllerin nebilerden üstün olduğunu, bundan sonra da rasüllerin kendi
aralarında fazilet farkının bulunduğunu, rasül ve peygamberlerin en
faziletlilerinin ulu'l-azm diye bilinen Muhammed, Nuh, İbrahim, Musa ve İsa
-Allah'ın salat ve selamları hepsine olsun- olduğunu kabul etmişlerdir.
Ulu'l-azm diye bilinenlerin en
faziletlileri ise İslam'ın peygamberi, peygamberlerin ve rasüllerin sonuncusu,
alemlerin Rabbinin son elçisi Abdullah oğlu Muhammed -Allah'ın salatı, selamı
ona ve aile halkına olsun-dır. Şanı yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: "Fakat
o Allah'ın Rasülü ve peygamberlerin sonuncusudur. " (el-Ahzab, 33/40)
Ehl-i sünnet ve'l-cemaat yüce Allah'ın
ismen sözkonusu ettiklerine de, isimlerini zikretmediklerine de, ilkleri olan
Adem -aleyhisselam-'dan itibaren, sonları, sonuncuları, en faziletlileri olan
Peygamberimiz Muhammed b. Abdillah'a kadar hepsine iman ederler. Bütün
rasüllere iman mücmel bir imandır. Peygamberimiz Muhammed -sallallahu aleyhi
ve sellem-'a ise tafsili bir iman ile inanılır. Bu mü'minlerin onun getirmiş
olduğu hükümlerde etraflı bir şekilde ona uymalarını gerektiren bir imandır.
Rasûlullah Muhammed -sallahu aleyhi ve
sellem-: Rasülullah'ın künyesi Ebu'l-Kasım, adı Muhammed'dir. Geriye doğru
sırasıyla atalarının adı şöyledir: Abdullah, Abdu'l-Muttalib, Haşim, Abdu
Menaf, Kusayy, Kilab, Murre, Ka'b, Luey, Ğalib, Fihr, Malik, Nadr, Kinane,
Huzeyme, Müdrike, İlyas, Mudar, Nizar, Maad ve Adnan. Adnan, Allah'ın
peygamberi İbrahim el-Halil'in oğlu. İsmail'in soyundan gelir. Muhammed -sallallahu
aleyhi ve sellem- peygamberlerin (ne-bi'lerin) ve rasüllerin sonuncusudur.
Allah'ın bütün insanlara gönderdiği rasülüdür. O Allah'ın bir kuludur, ona
ibadet edilmez. Yalanlanması asla sözkonusu olmayan bir rasüldür, o bütün
yaratılmışların en hayırlısıdır. En faziletlisi ve Allah nezdinde en
değerlileridir. Derecesi en yüksek, yüce Allah'a da en yakın olanlarıdır.
O
hak ve hidayet ile insanlara da, cinlere de gönderilmiş bir peygamberdir.
Allah onu alemlere bir rahmet olmak üzere göndermiştir: "Biz seni ancak
alemlere bir rahmet olarak gönderdik." (el-Enbiya, 21/107)
Ona kitabını indirmiş, dininin emini kılmış, risaletini tebliğ etmekle
görevlendirmiştir. Bu risaleti tebliğ hususunda onu yanılmaktan, hataya
düşmekten korumuştur. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "O, kendi hevasından bir
söz söylemez. O bildirilen bir vahiyden başkası değildir." (en-Necm, 53/3-4)
Onun risaletine iman edip nübüvvetine şehadet getirmedikçe, hiçbir kulun imanı
sahih olamaz. Ona itaat eden cennete girer, ona karşı gelip isyan eden
cehenneme girer. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Hayır, Rabbine andolsun ki
aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden
dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça
iman etmiş olmazlar." (en-Nisa, 4/65)
Önceden herbir nebi (peygamber) özellikle kendi kavmine gönderilirken Muhammed
- sallallabu aleyhi ve sellem- bütün insanlığa peygamber olarak
gönderilmiştir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Biz seni ancak bütün insanlar için müjdeleyici ve korkutucu olarak
gönderdik." (Sebe',34/28)
Ehl-i sünnet ve'l-cemaat yüce Allah'ın
peygamberini apaçık mucizelerle, göz kamaştırıcı belgelerle desteklemiş
olduğuna da iman ederler: Bu mucizelerden biri ve en büyüğü ümmetlerin en
fasahatlisi, en beliği ve söz söyleme gücü en yüksek olanlarına karşı Allah'ın
kendisi ile meydan okuduğu Kur'an-ı Kerîm'dir. Yüce Allah'ın kendisi ile
peygamberini desteklemiş olduğu Kur'an'dan sonraki en büyük mucizelerden biri
de İsra ve Miraç mucizesidir.
Ehl-i sünnet, Peygamber -sallallahu
aleyhi ve sellem-'in uyanıklık halinde iken ruh ve bedeni ile birlikte semaya
yükseltildiğine iman ederler. Bu ise İsra gecesinde gerçekleşmişti. Geceleyin
Mescid-i Haram'dan, Mescid-i Aksa'ya götürüldüğü Kur'an-ı Kerîm'in nassı ile
açıkça belirtilmiştir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Kulunu geceleyin, Mescid-i Haram'dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i
Aksa'ya götüren (Allah) münezzehtir. Ona ayetlerimizden bazısını gösterelim
diye. Şüphesiz ki O işitendir, görendir." (el-İsra, 17/1)
Sonra Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- semaya yükseltilmiştir. Yedinci
semaya kadar çıkmış, daha sonra da bundan öteye, şanı yüce Allah'ın dilediği
yüksekliklere kadar çıkmıştır. Burası yanında Cennet-i Me'va'nın bulunduğu
Sidre-i Münteha'dır.
Şanı yüce Allah ona verdiği vahiyler ile onu taltif etti, onunla konuştu. Gece
ve gündüz boyunca kılınacak beş vakit namazı ona emretti. Cennete girdi, orayı
gördü, cehennemi de gördü, melekleri de gördü. Cebrail'i de yüce Allah'ın
yaratmış olduğu gerçek suretinde gördü. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in
kalbi gördüklerini yalanlamadı, aksine başgözüyle gördüklerinin hepsi gerçeğin
kendisi idi.
Bunlar Peygamber'e bir ta'zim, onu diğer peygamberlerden üstün bir şerefe nail
etmek ve makamının herkesin makamının üstünde olduğunu açıkça ortaya koymak
için olmuştur. Sonra Beytu'l-Makdis'e indi ve diğer peygamberlere imam olarak
namaz kıldırdı. Daha sonra da tan yeri ağarmadan önce Mekke'ye geri döndü.35
Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: "Andolsun ki onu diğer bir iniş(in)de
görmüştü. Sidretu'l-Münteha yanında, Cennetu'l-Me'vâda onun yanındadır. O
vakit Sidre 'yi bürüyen bürüyordu. Göz başka yöne kaymadı ve aşmadı da.
Andolsun ki Rabbinin büyük ayetlerinden görmüştür." Cen-Necm, 53/13-18)
Peygamber -sallallahu aleyhi ve
sellem-'in diğer bazı mucizeleri:
Yüce Allah'ın peygamberine nubuvvetinin bir delili olmak üzere vermiş olduğu
oldukça büyük mucizelerden birisi, İnşikak-ı Kamer (ay'ın yarılması)
mucizesidir. Bu, müşrikler kendisinden bir mucize istemeleri üzerine Mekke'de
gerçekleşmişti.
Yemeğin çoğaltılması. Bu da Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'ın
defalarca gösterdiği bir mucizedir. Suyu çoğaltmak ve parmakları arasından
suyun fışkırması, yemeğin tesbih etmesi. Bunlar da Peygamber -sallallahu
aleyhi ve sellem-'ın çokça görülen mucizelerindendir. Hastaları iyileştirmek
ve bazı ashab'ın maddî herhangi bir ilaç olmaksızın onun eli ile şifaya
kavuşmaları.
Hayvanların ona karşı edebli ve saygılı davranmaları, ağaçların ona boyun
eğmeleri, taşların ona selam vermeleri. Peygambere hainlik eden ve ona karşı
inatlaşan bazı kimselerden acilen intikam alınması.
Gaybî hususları haber verdiği gibi,
kendisinden uzak yerlerde meydana gelmiş birtakım olayları anında haber
vermesi, henüz meydana gelmiş birtakım olayları bildirmesi, daha sonradan da
onun haber verdiği şekilde bu olayların gerçekleşmesi. Genel olarak duasının
kabul edilmesi. Yüce Allah'ın onu koruması ve düşmanlarının kendisine zarar
vermesini önlemesi. Ebu Hureyre -radıyallahu anh-'den şöyle dediği rivayet
edilmiştir:
Ebu Cehil: Muhammed sizin aranızda yüzünü
toprağa koyuyor (secde ediyor) mu? diye sordu. Ona: Evet, denilince, şöyle
dedi: Lat ve Uzza'ya yemin ederim, eğer onun böyle yaptığını görecek olursam,
hiç şüphesiz ya onun boynuna basarım yahut onun yüzünü toprağa bularım.
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in namaz kıldığı bir sırada o da
çıkageldi, onun boynuna basmak istedi ise de onun aniden elleriyle kendisini
korumaya çalışarak, arkasını dönüp kaçmakta olduğunu gördüler. Ona: Sana ne
oluyor? diye sorduklarında, şu cevabı verdi: Benimle onun arasında içi ateş
dolu bir hendek ile çok dehşetli şeyler ve kanatlar vardı.
Bunun üzerine Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: "Eğer
bana yaklaşmış olsaydı, melekler onu parça parça alırlardı." (Müslim.)
BEŞİNCİ RÜKÜN
AHİRET GÜNÜNE İMAN
Ehl-i sünnet ve'l-cemaat ahiret gününe
itikad eder ve inanırlar. Bunun anlamı da kıyamet gününe yüce Allah'ın
kitabında, Rasülünün de (sünnetinde) ölümden sonrasından itibaren cennetlikler
cennete, cehennemlikler de cehenneme gireceği zamana kadar meydana gelecek
şeylere dair vermiş oldukları haberlerin tümüne ve kıyamet gününe tam tasdik
ve eksiksiz inanmaktır.
Yüce Allah, kitab-ı kerîm'inde ahiret gününü vurgulu bir şekilde çokça
sözkonusu etmiş, her yerde onu dile getirmeye önem vermiş, herbir münasebetle
ona dikkat çekmiş, gerçekleşeceğini kesin ifadelerle vurgulamış, onu çokça
hatırlatmış, ahiret gününe iman ile Allah'a iman etmeyi birbirine bağlı olarak
zikretmiştir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Onlar sana indirilene de senden önce indirilene de iman ederler. Onlar
ahirete de şüphe etmeksizin inanırlar. " (el-Bakara, 2/4)
Ehl-i sünnet ve'l-cemaat kıyametin kopma
zamanının Allah tarafından bilindiğine, Allah'tan başka kimsenin onu
bilmediğine inanırlar. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Saatin (kıyametin ne
zaman kopacağının) ilmi muhakkak Allah'ın indindedir." (Lukman, 31/34)
Yüce Allah kıyametin kopuş zamanını kullanndan saklı tutmuş olmakla birlikte
kopmasının artık yaklaştığına delalet eden birtakım emare, alamet ve şartlar
kılmıştır. Ehl-i sünnet ve'l-cemaat ayrıca kıyametin kopacağının emareleri
olan küçük ve büyük alametlerinin tümüne inanırlar. Çünkü bunlar da ahirete
imanın kapsamı içerisindedirler.
Bunlar kıyametten oldukça uzun zaman önce ortaya çıkan alametlerdir. Bunlar
alışılagelen türden olurlar. Kimileri de büyük alametlerle birlikte de ortaya
çıkabilir. Kıyametin küçük alametleri oldukça çoktur. Bunlardan sahih olarak
bilgisi ulaşanların bir bölümünü hatırlatalım:
Peygamberimiz Muhammed -sallallahu aleyhi vesellem-'in gönderilmesi, onunki
nübüvvet ve risaletin sona ermesi, vefat etmesi, Beytu'l-Makdis'in
fethedilmesi, fitnelerin ortaya çıkması, yahudi ve hristiyanlar gibi geçmiş
ümmetlerin izinden gidilmesi, deccallerin ve peygamberlik iddiasında
bulunanların ortaya çıkması.
Rasülullah, -sallallahu aleyhi ve sellem-
hakkında hadis uydurulması, sünnetinin reddedilmesi, yalanın artması,
haberlerin nakledilmesinde işin sağlam tutulmaması, ilmin kaldırılması ve
küçük kimselerde ilim arama cihetine gidilmesi, cahillik ve fesadın ortaya
çıkması, salihlerin gitmesi. İslam'ın ilmiklerinin tek tek çözülmesi, sair
ümmetlerin Muhammed -sallallahu aleyhi ne sellem-'ın aleyhine birbirlerini
çağırmaları, sonra da İslam'ın ve müslümanların garib olmaları.
Öldürmenin çoğalması, bela ve sıkıntıların çokluğundan ötürü ölümün temenni
edilir hale gelmesi, kabirdekilere gıbta edilmesi, belaların şiddeti
dolayısıyla kişinin ölmüş birisinin yerinde olmayı temenni etmesi, ani
ölümlerin, zelzele ve hastalıklar dolayısıyla ölümlerin çoğalması, erkeklerin
sayıca azalıp kadınların çoğalması, çıplakmış gibi giyinip çıkmaları, yollarda
dahi zinanın yaygınlaşması, insanları sopalayan polis ve benzeri güçlerin
zalimlere yardımcı olmaları.
Çalgıcılığın, içkinin, zinanın, faizin, ipek giyinmenin ortaya çıkması,
bunların helal kabul edilmesi, yerin dibine geçen kara parçalannın, insanların
suretlerinin değişmesinin ve iftiraların çıkması.
Emanete riayet edilmemesi, ehil olmayanların iş başına getirilmeleri,
insanların ayak takımından olanlarının liderlik etmeleri, aşağılık kimselerin,
hayırlı kimselerin üstune çıkmaları, cariyenin efendisini doğurması, yüksek
bina yapmakla yarışılması, mescidlerin süslü püslü olmasıyla insanların
öğünmeleri, putlara ibadet edilinceye ve ümmet arasında şirk ortaya çıkıncaya
kadar zamanın değişikliğe uğraması.
Yalnızca tanıdık kimselere selam verilmesi, ticaretin çoğalması, çarşıların
birbirine çok yakın olması, insanların ellerinde pekçok malın bulunmasına
rağmen şükredilmemesi, çokça cimrilik gösterilmesi, yalan şahitliğin
çoğalması, hak şahitliğin gizlenmesi, hayasızlığın ortaya çıkması,
düşmanlıkların, nefretleşmelerin, kin tutmaların, akrabalık bağının
kesilmesinin ve kötü komşuluk ilişkisinin baş göstermesi.
Zamanın yakınlaşması, zamanın bereketinin azalması, hilallerin kalın
gözükmesi, kapkaranlık gece parçaları gibi fitnelerin ortaya çıkması,
insanların birbirine yabancılaşması, İslam'ın teşvik ettiği sünnetlere aldırış
edilmemesi, yaşlıların gençlere benzemeye çalışması.
Yırtıcı hayvanların, cansız varlıkların insanlarla konuşması, altından bir dağ
arkasında Fırat'ın suyunun çekilmesi, mü'minin gördüğü rüyanın doğru çıkması.
Rasülullah -sallallahu aleyhi re sellem-'in
Medine'si ise pislikleri dışarıya atan bir şehirdir. Orada yalnızca takva
sahibi salih kimselerin kalması, Arab yarımadasının tekrar yemyeşil bahçelere
ve ırmaklara dönüşmesi, insanların kendisine itaat edecekleri Kahtan
kabilesinden bir kişinin ortaya çıkması.
Rumların çoğalması ve müslümanlarla savaşmaları, müslümanların taş ve ağaç:
"Ey müslüman! İşte bir yahudi, gel onu öldur" diyecek şekilde yahudilerle
savaşmaları (Buharî rivayet etmiştir.)
Ehl-i sünnet ve'l-cemaat Allah ve
Rasülünün haber vermiş olduğu, ölümden sonra ortaya çıkan bütün gaybî
hadiselere de inanırlar: Ölüm sekeratı, ölüm meleklerinin hazır bulunması,
mıü'minin Rabbine kavuşması dolayısıyla sevinmesi, ölüm esnasında şeytanın
bulunması, ölüm esnasında kafirin imanının kabul edilmeyişi, Berzah alemi,
kabir nimeti, azabı ve fitnesi (sorusu), meleklerin sorgulaması, şehidlerin
Rableri nezdinde diri olup rızıklandırıldıkları, bahtiyar kimselerin
ruhlarının nimet görüp, bedbaht kimselerin ruhlarının ise azab gördüklerine
inanılması gibi. Ehl-i sünnet ve'l-cemaat ayrıca hayy ve kayyum olan Allah'ın,
hayatı ve hayat sahihlerini yok edeceği büyük kıyametin gerçekleşeceği güne de
iman ederler. Daha sonra yüce Allah kulları tekrar diriltecek, onları
kabirlerinden kaldıracak, sonra da onları hesaba çekmek için huzurunda
durduracaktır. Sur'a üfürülmesine de iman ederler. Sur'a iki defa
üfürülecektir.
Birincisi; Alemin değişikliğe uğrayacağı ve düzeninin bozulacağı fez'a (korku
ve dehşet) üfürüşüdür. Varlıkların yok olması ve baygın düşmeleri ile her
şeyin helak olması bununla olacaktır.
İkincisi ise öldükten sonra dirilip kabirlerden kalkıp alemlerin Rabbinin
huzuruna durulmak üzere gelinmesi için gerçekleştirilecek üfürüştür.
Öldükten sonra dirilişe, kabirlerden kalkmaya, yüce Allah'ın kabirdekileri
dirilttiğine de iman ederler. İnsanlar alemlerin Rabbinin huzuruna çıplak,
elbisesiz, sünnetsiz olarak kalkarlar. Güneş onlara oldukça yaklaşacak, kimisi
ağzına kadar tere gömülecektir, ilk diriltilecek ve kendisi için yerin
yarılarak üzerinden açılacağı ilk kişi Peygamberimiz Muhammed -sallallabu
aleyhi ve sellem-'dır.
O
dehşetli günde insanlar etrafa savrulan çekirgelermiş gibi tek bir anda
kabirlerinden çıkacaklar, davetçiye doğru hızlıca koşacaklardır. Herbir
hareket dinmiş olacak, korkunç sessizlik adeta herkesi kaplayacaktır. O sırada
amel sahifeleri yayılacak, gizli saklı ne varsa açığa çıkaracak, üstü örtülü
olan şeyler görünecek, kalblerde gizlenen şeyler açığa çıkacak. Kıyamet
gününde yüce Allah arada bir tercüman bulunmaksızın kulları ile konuşacak,
herkes kendisinin ve babasının ismiyle çağırılacak.
Kendisinde kulların amellerinin tartılacağı, iki kefesi bulunan Mizan'a, amel
defterlerinin açılmasına, kimisinin kitabını sağ tarafından, kimisinin sol
tarafından ya da sırtının arka tarafından alacağına da inanırlar.
Sırat ise cehennem üzerinde kurulmuş olacaktır. İyiler onun üzerinden geçecek,
günahkarların ise ayağı kayacaktır.37
Cennet ile cehennem yaratılmışlardır, şu an da vardırlar, ebediyyen yok
olmazlar. Cennet muvahhid ve takva sahibleri mü'minlerin yurdu, cehennem ise
müşrik, yahudi, hristiyan, münafık, inkarcı, putperest ve kafirler ile
günahkarların yurdudur. Günahkarların ateşinin sonu gelecektir, kafirlerin
ateşi ise bitmeyecek, sonu gelmeyecektir. Cennet ebediyyen yok olmayacaktır.
Allah her ikisini de mahlukattan önce yaratmıştır.
Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'ın ümmetinin kıyamet gününde hesaba
çekilecek ilk ümmet olduğuna, cennete girecek ilk ümmet olduğuna,
cennetliklerin yarısını onların teşkil edeceklerine, onlardan yetmişbin
kişinin hesabsız olarak cennete gireceklerine de inanırlar.
Muvahhidlerin ebediyyen cehennemde
kalmayacaklarına inanırlar. Bunlar ise Allah'a ortak koşmak dışında işlemiş
oldukları birtakım masiyetler dolayısıyla, cehenneme girmiş olan kimselerdir.
Çünkü cehennemden çıkmamak üzere, cehennemde ebedi kalacak olanlar
müşriklerdir.
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-ın Havz'ının kıyamet gününün
Arasat'ında bulunacağına da inanırlar. Bu Havzin suyu sütten daha beyaz,
baldan daha tatlıdır. Kokusu miskten güzeldir, kablarının sayısı semadaki
yıldızlar kadardır. Eni bir aylık, boyu bir aylık mesafedir. Ondan bir defa
içen, bir daha ebediyyen susamayacaktır. Ancak din hakkında bid'atler ortaya
koyanlar bundan mahrum edileceklerdir. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-
şöyle buyurmuştur: "Benim havzım bir aylık mesafe kadardır. Suyu sütten
beyazdır, kokusu miskten hoştur. Üzerindeki testiler semanın yıldızları
gibidir, ondan bir defa içen bir daha ebediyyen susamaz." (Buhari)
Yine şöyle buyurmaktadır: "Sizden önce Havz'a gidecek olan ben olacağım. Benim
yanıma gelecek olan ordan içer, ordan bir defa içen de ebediyyen
susamayacaktır. Benim yanıma benim kendilerini tanıdığım, kendilerinin de beni
tanıdıkları birtakım kimseler de gelecek, sonra benimle onlar arasına engel
konulacaktır." Bir rivayette de şöyle denilmektedir:
"Ben; Onlar bendendir diyeceğim, bana: Sen, senden sonra neler uydurup, ortaya
çıkardıklarını bilmiyorsun denilecek, bu sefer ben de: Benden sonra
değişiklikler ortaya koyanlar benden uzak olsunlar, benden uzak olsunlar
diyeceğim." (Buharî)
Peygamberimizin şefaatine ve Makam-ı Mahmud'un ona ait olduğuna da iman
ederler. O hem Mevkıfte bulunan kimseler arasında hüküm verilmek üzere şefaat
edecektir, hem de cennet ehlinin cennete girmeleri için şefaatte bulunacaktır.
Rasülullah -sallallahu aleyhi ve sellem- da cennete girecek ilk kişidir.
Amcası Ebu Talib'e de azabının hafifletilmesi için şefaatte bulunacaktır.
Bu
üç şefaat Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'a mahsustur. Ondan başka
hiçbir kimsenin bu tür bir şefaati yoktur.
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'ın cennete girmiş ümmetinden bazı
kimselerinin derecelerinin daha yüksek derecelere çıkartılması için de şefaati
olacaktır. Cennete hesabsız girmiş, ümmetinden bir kesime de şefaatte
bulunacaktır.
Yine O -sallallahu aleyhi ve sellem- iyilikleri ile kötülükleri birbirine eşit
durumda olan kimselere cennete girmeleri için şefaatte bulunacağı gibi,
cehenneme götürülmeleri emredilmiş daha başka kimselerin de oraya girmemeleri
için şefaatte bulunacaktır.
Ümmetinden azabı haketmiş kimselere azablarının hafifletilmesi, muvahhid
günahkarların cehennemden çıkartılması için de şefaat edecek ve onun şefaati
ile cennete gireceklerdir.
Bu
şefaatlerde ise melekler, peygamberler, şehidler, siddîklar, salihler ve
mü'minler de onunla ortaktırlar. (Yani onların da bu türden şefaatleri
olacaktır.) Sonra yüce Allah cehennem ateşinden herhangi bir şefaat ile değil
de kendi lütuf ve rahmeti ile birtakım kimseleri de çıkartacaktır. Kafirler
için ise şefaat sözkonusu olmayacaktır. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Artık şefaat edenlerin şefaati onlara fayda vermez. " (el-Müddessir, 74/48)38
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'ın şu buyruğunda da belirttiği üzere
kıyamet gününde mü'minin ameli de kendisine şefaat edecektir: "Oruç ve Kuran
kıyamet gününde kula şefaat edeceklerdir."39
Kıyamet gününde ölüm getirilecek ve Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'ın
şu buyruğunda haber verdiği üzere boğazlanacaktır:
"Cennet ehli cennete, cehennemlikler de cehenneme girdikten sonra ölüm
getirilecek, ve nihayet cennet ile cehennem arasında bırakılacaktır, sonra da
kesilecektir. Daha sonra bir münadi şöyle seslenecektir: Ey cennetlikler!
Artık ölüm yoktur ve ey cehennemlikler artık ölüm yoktur. Bunun üzerine
cennetliklerin sevinçlerine sevinç katılır, cehennemliklerin kederlerine de
keder katılır. " (Müslim)
ALTINCI RÜKÜN KADERE İMAN
Ehl-i sünnet ve'l-cemaat her hayır ve
şerrin Allah'ın kaza ve kaderi ile meydana geldiğine, Allah'ın dilediği her
şeyi yaptığına kesin olarak inanırlar. Herşey O'nun iradesi iledir. Hiçbir şey
O'nun meşîet (dilemesi) ve tedbiri dışına çıkamaz. O olmuş ve olacak herşeyi
olmadan önce ezelden beri bilir. Ezeli ilminin gereğine ve hikmetine uygun
olarak meydana gelecek bütün kainat için kaderler ve miktarlar tayin etmiş,
kullarının hallerini, rızıklarını, ecellerini, amellerini ve daha başka diğer
hallerini bilmiştir. Meydana gelen herbir yeni şey O'nun ilim, kudret ve
iradesi ile meydana gelir. Kadere iman özetle: Ebede kadar meydana gelecek
olan herşeye dair Allah'ın ezelî bilgisi ile Kalemin bunları yazdığına
inanmaktır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Bu önce geçenlerde Allah 'ın geçerli kıldığı sünnetidir. Allah'ın emri
mutlaka yerini bulan bir kaderdir." (el-Ahzah, 33/38); "Çünkü biz herşeyi bir
takdir ile yarattık." (el-Kamer,54/49)
Peygamber -sallallahu aleyhi ve
sellem- de şöyle buyurmuştur:
"Bir kimse kadere hayrı ile şerri ile Allah'tan geldiğine iman etmedikçe,
kendisine gelip isabet eden bir şeyin gelip çatmamasının imkansız olduğunu ve
kendisini gelip bulmayan bir şeyin kendisine isabet etmesinin de imkansız
olduğunu kesinlikle bilmedikçe hiçbir kul iman etmiş olmaz."40
Ehl-i sünnet derler ki: Kadere iman ancak
dört husus ile tamam olur. Bunlara da kaderin mertebeleri ya da esasları adı
verilir. Bu hususlar kader meselesini anlamanın yoludur.
Kadere iman ise, bütün esasları gerçekleştirilmedikçe tamam olamaz. Çünkü
bunların bir kısmı diğerine bağlıdır. Bunların hepsini kabul eden bir kimsenin
kadere imanı tamam olur.
Bunlardan birisini yahut daha fazlasını eksik bırakanın ise kadere imanında
sarsıntı meydana gelir.
Birinci Mertebe: İlim:
Yüce Allah'ın olmuş ve olacak, olmamış şeyler eğer olacak olsa nasıl
olacaklarını, geneliyle ve bütün incelikleriyle bildiğine iman etmektir. O
kulların neler yapacaklarını, onları yaratmadan önce bildiği gibi, onların
rızıklarının, ecellerinin, amellerinin, hareket ya da hareketsizliklerinin
inceliklerini de bilendir. Onlardan kimin mutlu, kimin bedbaht olduğunu da
bilendir. O bütün bunları ezelden beri, sıfatı olan kadim ilmiyle bilir. Yüce
Allah: "Şüphesiz Allah herşeyi çok iyi bilendir." (et-Tevhe, 9/115) diye
buyurmaktadır.
İkinci Mertebe: Yazmak:
Bu
da yüce Allah'ın mahlukatın kaderleri ile ilgili olarak ezelden bildiğini Levh-i
mahfuz'da yazmış olduğuna iman etmektir. Levh-i mahfuz ise hiçbir şeyin eksik
bırakılmaksızın tamamıyle yazıldığı kitabtır. Meydana gelmiş, gelecek ve
kıyamet gününe kadar olacak herşey yüce Allah'ın nezdinde Ümmü'l-kitab'ta
yazılmıştır. Buna ez-Zikr, el-İmam, el- Kitabu'l-mübin adları da verilir. Yüce
Allah şöyle buyurmaktadır: "Biz berşeyi İmam-ı mübin'de (önder kitabta) tesbit
etmişizdir." (Yasin, 36/12)
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'da şöyle buyurmuştur: "Allah'ın ilk
yarattığı şey kalemdir. Ona: Yaz diye buyurdu. O, ne yazayım? diye sorunca,
kaderi yaz, olanı ve ebediyete kadar olacak olanı yaz diye buyurdu."41
Üçüncü Mertebe: İrade ve Meşîet
(Dileme):
Yani bu kainatta meydana gelen herbir şey rahmet ve hikmet özellikleri ile
Allah'ın irade ve meşîeti ile meydana gelir. O dilediğini rahmetiyle hidayete
iletir, dilediğini hikmeti ile saptırır. Hikmet ve egemenliği eksiksiz
olduğundan dolayı, yaptıkları hakkında O'na soru sorulmaz, ancak
yaratılmışlara sorulur. Bu kabilden meydana gelen herbir şey Allah'ın Levh-i
mahfuz'da yazılı ve ezelî ilmine uygundur. Allah'ın meşieti gerçekleşir,
kudreti de herşeyi kapsar. O'nun dilediği olur, dilemediği olmaz. Hiçbir şey
O'nun iradesi dışında değildir.
Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Alemlerin Rabbi olan Allah
dilemedikçe de siz dileyemezsiniz." (et-Tekvîr, 81/29)
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- da şöyle buyurmuştur: "Bütün
Ademoğullarının kalbleri Rahman'ın parmaklarının ikisi arasında, dilediği gibi
evirip çevirdiği tek bir kalb gibidir. " (Müslim)
Dördüncü Mertebe: Yaratmak:
Yüce Allah'ın herşeyin yaratıcısı olduğuna inanmaktır. O'ndan başka bir
yaratıcı, O'nun dışında bir Rab yoktur. O'nun dışında her ne varsa
yaratılmıştır. O, amelde bulunan herkesi ve onun amelini, hareket eden herbir
varlığı ve hareketini yaratandır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Herşeyi
yaratıp onu inceden inceye takdir ve tayin etmiştir." (el-Furkan,25/2)
Hayır ve şer türünden iman ve küfür, itaat ve masiyet kabilinden meydana gelen
her bir şeyi Allah dilemiştir, takdir etmiştir ve yaratmıştır. Yüce Allah
şöyle buyurmaktadır: "Allah'ın izni olmadan hiçbir kimsenin iman etmesi mümkün
değildir." (Yunus, 10/100); "De ki: Allah'ın bizim, için yazdığından başkası
asla bize isabet etmez." (et-Tevbe, 9/51)
Yüce Allah tek başına yaratıp var edendir. O, istisnasız herşeyin
yaratıcısıdır, O'ndan başka bir yaratıcı, O'nun dışında bir Rab yoktur. Yüce
Allah şöyle buyurmaktadır:
"Allah herşeyin yaratıcısıdır. O herşeye vekildir." (ez-Zümer, 39/62)
Yüce Allah itaati sever ve masiyetten hoşlanmaz. Dilediği kimseyi lütfuyla
hidayete iletir, dilediği kimseyi de adaletiyle saptırır. Nitekim şöyle
buyurmaktadır: "Eğer kafir olursanız, şüphesiz Allah size muhtaç değildir.
Bununla birlikte O kullarının kafir olmalarına razı olmaz.
Eğer şükür ederseniz, faydanız için, ondan razı olur. Günah taşıyan hiçbir
kimse başkasının günah yükünü yüklenmez." (ez-Zümer, 39/7)
Allah'ın saptırdığı kimsenin ileri sürecek herhangi bir delili ya da bir
mazereti yoktur.
Çünkü yüce Allah ileri sürülecek bir bahane kalmasın diye peygamberler
göndermiş ve kulun işlediği ameli ona izafe ederek, bunu kulun kesbi (kazancı)
olarak takdir etmiş ve ancak gücünün yettiği şeylerle onu yükümlü tutmuştur.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır; "Bugünde herkese kazandığının karşılığı
verilir. Bugün zulmetmek yoktur." (el-Mu'min, 40/17);
"Gerçekten Biz, ona yolu gösterdik. İster şükredici olsun, ister nankör (bir
kafir olsun)." (el- İnsan, 76/30); "Müjdeleyici ve korkutucu peygamberler
olarak (gönderdik) ki insanların peygamberlerden sonra Allah'a karşı bir
bahaneleri olmasın." (en-Nisa, 4/165); "Allah hiçbir kimseye gücünün
yeteceğinden başkasını yüklemez." (el-Bakara, 2/286)
Fakat yüce Allah'ın rahmetinin kemali dolayısıyla şer O'na nisbet edilmez.
Çünkü O hayrı emretmiş olmakla birlikte şerri yasaklamıştır. Şer ancak O'nun
takdiri ve hikmeti ile meydana gelir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Sana gelen her iyilik Allah'tandır. Sana gelen her fenalık da kendindendir."
(en-Nisa, 4/79) Yüce Allah zulümden münezzehtir, O adalet sıfatına sahibtir.
Kimseye zerre ağırlığı kadar dahi zulmetmez. O'nun bütün fiilleri adalettir ve
rahmettir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Ben kullara asla zulmedici değilim." (Kaf, 50/29); "Rabbin kimseye
zulmetmez." (el- Kehf, 18/49); "Muhakkak Allah zerre ağırlığı kadar dahi
zulmetmez. " (en-Nisa, 4/40)
Ayrıca yüce Allah'a yaptıklarından ve dilediklerinden dolayı soru sorulmaz.
Çünkü O şöyle buyurmaktadır: "O işlediklerinden sorumlu tutulmaz. Halbuki
onlara sorulur." (el-Enbiya,21/23)
O
halde insanı ve fiillerini yaratan yüce Allah'tır. Ona bir irade, bir kudret,
bir tercih ve bir dileme gücü vermiştir. Yüce Allah bunu mecazi anlamıyla değil
de gerçek anlamıyla fiillerini yapan kendisi olsun diye insana bağışlamıştır.
Sonra da ona hayır ile şerri birbirinden ayırdedecek bir akıl vermiş, ancak
irade ve tercihi ile yaptığı amelleri dolayısı ile hesaba çekecektir. İnsan
mecbur değildir, aksine onun kendi iradesi ve tercihi vardır. Bunlarla
fiilerini ve inançlarını tercih eder. Şu
kadarı var ki meşiîeti itibariyle Allah'ın meşîetine tabidir. Allah'ın dilediği
herşey olur, dilemediği hiçbir şey olmaz. Kulların fiillerini yaratan yüce
Allah'tır. O fiilleri işleyen de kullardır. O halde bu fiiler yaratılmaları, var
edilmeleri ve takdir edilmeleri itibari ile Allah'tan, fiil ve kazanım olmaları
itibariyle de kula aittirler. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"O
ancak alemlere bir öğüttür, aranızdan dosdoğru yolda gitmek isteyenlere.
Alemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe de siz dileyemezsiniz. " (et-Tekvir;
81/28-29)
Yüce
Allah kaderi delil göstererek: "Allah dileseydi biz de, babalarımız da ortak
koşmazdık. Hiçbir şeyi de haram kılmazdık." diyen müşriklerin söylediklerini
kabul etmeyerek, devamında şu buyruklarıyla onların yalanlarını reddetmektedir:
"De ki:
Yanınızda bize çıkartıp gösterebileceğiniz, herhangi bir bilgi var mı? Siz ancak
zanna uyuyorsunuz ve siz yalnızca yalan uyduruyorsunuz. " (el-En'am, 6/148)
Ehl-i sünnet ve'l-cemaat kaderin Allah'ın
yarattıklarındaki bir sırrı olduğuna inanırlar. Ona ne mukarrab bir melek, ne
mürsel bir peygamber muttali değildir. Bu hususta çokça derine dalmak ve uzun
boylu düşünmek sapıklıktır. Çünkü yüce Allah kader bilgisini yarattıklarından
saklı tutmuş ve onun nihai maksadını bilmeye kalkışmalarını yasaklamıştır. Yüce
Allah: "O işlediklerinden sorumlu tutulmaz. Halbuki onlara sorulur." (el-Enbiya,
21/23)
diye
buyurmaktadır.
Ehl-i sünnet ve'l-cemaat kendilerine
muhalefet eden sapık fırkalara yüce Allah'ın şu buyruğu ile hitab eder ve delil
gösterirler: "De ki: Hepsi Allah'tandır. Böyle iken bunlara ne oluyor ki hiçbir
sözü anlamaya yanaşmıyorlar?" (en-Nisa, 4/78)
İşte
ashab, tabiîn ve kıyamet gününe kadar onlara güzel bir şekilde uyan selef-i
salih'in iman ettikleri hususlar bunlardır. Yüce Allah hepsinden razı olsun.
Selef-i Salihîn (EHL-İ
SÜNNET VE'L-CEMAAT) AKİDESİ
-
Ebu Muhammed -
Abdullah b.
Abdu'l-Hamid
b. Abdu'l-Mecid el-Eserî
----------------------------------------------------------
9 Bk. Lisanu'l-Arab,
Muhtaru's-Sıhah, el-Kamusu'l-Muhît gibi sözlükler "sin, nûn, nûn" maddeleri.
10 el-Elbanî,
Sahihu Sünen-i Ebi Davud.
11 Bk. Lisanu'l-Arab,
Muhtaru's-Sıhah, El-Kamusu'l-Muhît gibi sözlükler "cim, mim, ayn" maddesi.
12 el-Elbanî,
Sahih-u Sünen-i Ebi Davud.
13 İmam Ahmed,
Müsned'inde rivayet etmiş olup, el-Elbanî, İbn Ebi Âsım'ın es-Sünne adlı
eserinde (ilgili notunda) sahih olduğunu belirtmiştir.
14 el-Lâlekâî,
Şerhu Usuli İ'tikadi Ehl-i Sünneti Ve'l-Cemaa adlı eserinde rivayet etmiştir.
15 Bk. İbn
Kesir, Tefsir, I, 390
16 Geniş bilgi
için bk. Dr. Nasır Abdu'l-Kerim el-Akl, Mefhumu Ehl-i Sünneti ve'l-Cemaati inde
Ehl-i Sünneti ve'l-Cemaati adlı
eseri. Gerçekten
de konuyu hakkıyla incelemiş, güzel ve faydalı bir şekilde ele almıştır.
Allah'tan onu hayırlarıyla mükafatlandırmasını dileriz. Ayrıca bk. Muhammed
Abdu'l-Hadî el-Mısrî, Meâlimu'l-İntilâkati'l-Kübra inde Ehli's-Sünneti ve'l-
Cemaa, Ahmed Ferit, Hasaisu Ehl-i Sünne adlı eserleri.
17 Bu konuda
geniş bilgi için bk. İmam İbn Batta el-Ukberî, el-İbane adlı eserin mukaddimesi.
Konu ile ilgili oldukça güzel açıklamalar vardır. Sözü geçen mukaddimeyi kitabın
muhakkiki Dr. Rıda b. Nasan Mu'tî hazırlamıştır. Ayrıca bk. Dr. Nasır b.
Abdu'l-Kerim el-Akl,
Mebabisu fi Akideti Ehl-i Sünnet-i ve'l-Cemaa ve Mevkıfuı'l-Harekati'l-İslamiyyeti'l-Muasireti
minbâ adlı
eserin: Min
Hasaisi'l-Akideti'l-İslamiyeti ve Etbaına adlı bölüm s. 29.
İşte buradan
bizler şunu da öğreniyoruz ki: "Selefilik belli bir dönemin aşamasıdır. İslami
bir mezheb değildir... diyenlerin iddiaları doğru olamaz. Çünkü selef mezhebi:
Güzel liderlik ve kendisine uyulan sağlıklı yöntem gibi iki büyük temeli ihtiva
etmektedir.
Önderler ashab,
tabiîn ve güzel bir şekilde onlara uyan etbau't-tabiînden ibaret üç nesildir.
Yöntem ise
itikadı anlamak, delillendirmek, takrir, ilim, iman ve şeriatın bütün yönlerinde
çağlar boyunca izlenen yoldur. Bununla açıkça ortaya çıkmaktadır ki: Selefilik
vasfı bu vasfı alan herkes için bir övgüdür. Hem önderlik bakımından, hem yöntem
bakımından. Çünkü bu konuda onun salih bir geçmişleri (selef-i salihleri)
vardır. Onlar da peygamberinin
tanıklığıyla bu
ümmetin hayırlılarıdır. Bu vasfın delalet ettiği itikad ve ameli zahiren ve
batınan gerçekleştirmeden bu vasfa sahih olmaya gelince, bunda herhangi bir
övülecek taraf olamaz. Çünkü asıl muteber olan lafzi ıstılahlar değil,
anlamlardır.
18 İlhad: Haktan
meyletmek ve sapmak demektir. Ta'tîl, tahrif, keyfiyetlendirme, temsîl
(örneklendirme) ve teşbîh
(benzetme) de
bunun kapsamına girer.
19 Allah'ın
zatının yahut sıfatlarının nasıl olduğunun tahayyül edilmesi asla caiz değildir.
Çünkü hatıra gelen yahut zihinde canlanan herbir şeyden yüce Allah daha büyük ve
daha azametlidir.
20 Arşın üzerine
istiva ve uluvv (yücelik) iki ayrı sıfattır. Şanı yüce Allah hakkında O'nun
celaline yakışır bir şekilde bu sıfatları kabul ederiz. Selef'e göre istiva
lafzının açıklaması "karar bulmak, üstüne çıkmak, üzerine çıkmak ve yükselmek"
demektir. Selef
bunu bu kelimelerle açıklarlar, fakat bundan ileriye gitmez ve buna bir şey
ilave etmezler. Selefin bu
kelimeye
getirdiği yorumlar arasında "istila etti yahut malik oldu yahut galib geldi ve
kahretti" anlamları yoktur. İstiva'nin Arab dilinde ne demek olduğu bilinen bir
şeydir. Bu da yüksek oluş ve yükseğe çıkmak demektir. Sahih-i Buharî'de olduğu
gibi.
Keyfiyet ise
meçhuldür, onu Allah'tan başkası bilemez. Buna iman etmek ise vacibtir, çünkü bu
konuda deliller sabittir. Bu hususta soru sormak bid'attir, çünkü istiva'nın
keyfiyetini yüce Allah'tan başkası bilemez.
21 Bu ayet-i
kerîmeler sırasıyla şunlardır: el-A'raf. 7/54; Yunus, 10/3; er-Râd, 13/2; Tâ-hâ,
20/5; el-Furkan, 25/59; es- Secde, 32/4; el-Hadid. 57/4.
22 İmam İshak b.
Rahaveyh -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- bu ayet hakkında şunları
söylemektedir; "İlim ehlinin icmaına göre O arşa istiva etmiştir. Yedinci yerin
en dibindeki herşeyi de bilir." Bunu İmam ez-Zehebî, el-Uluvv li'l-Alivvi'l-Gaffar
adlı eserinde
rivayet etmiştir.
23 İmam Beğavî,
Şerhu's-Sünne'de rivayet etmiştir.
24 İmam Lalekaî,
Şerhu Usuli İ'tikadi Ehli Sünneti ve'l-Cemaa'da rivayet etmiştir.
25 Bk. İbn
Kudame el-Makdisî, Lumatu'l-İ'tikadi'l-Hadi ile Sebili'r-Reşad.
26 İmam Begavî,
Şerhu's-Sunne'de rivayet etmiştir.
27 Beğavî,
Şerhu's-Sünne'de rivayet etmiştir.
28 Bunu Beğavî,
Şerhu's-Sünne'de rivayet etmiştir.
29 Bk. Şerhu 'l-Akideti't-Tahaviye.
30 Bk. Şerhu 'l-Akideti't-Tahaviye.
31 İmam ez-Zehebî,
el-Uluvv li'l-Alivvi'l-Ğaffar'da rivayet etmiştir.
32 İmam Beğavî,
Şerhu's-Sünne'de rivayet etmiştir.
33 el-Elbanî,
Sahihu Süneni't-Tirmizî.
34 Mucize, yüce
Allah'ın peygamber vasıtası ile iddiasına uygun olarak ve onu tasdik etmek üzere
ortaya çıkardığı
olağanüstü bir
iştir. Mucizenin meydana gelmesi imkan çerçevesindedir. Çünkü sebebleri de,
sonuçları da yaratan Allah, onların düzenini bozmaya da kadirdir ve bunun
sonucunda sonuçlar daha önceki sebeblere boyun eğmeyebilir. Hiçbir sınır
tanımayan yüce Allah'ın kudretine göre bunda hayret edilecek ve garib kaçacak
bir taraf yoktur. Çünkü o dilediğini göz açıp kapatmaktan da daha büyük bir
hızla yapandır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "O bir şeyi diledi mi ona emri
sadece ol demesidir, o da oluverir. " (Yasîn, 36/82)
35 Buharî ve
Müslim'de ve diğer sünen ve müsned hadis kitablarında bu mübarek gecede meydana
gelmiş olayların tafsilatına dair bilgiler yer almaktadır. Bunların dışındaki
kitaplarda zikredilen İsra ve Miraç hakkındaki bilgileri dikkatle
okumak gerekir.
Çünkü bu konuda birçok aslı olmayan, yalan-yalış kıssalar anlatılmaktadır.
37 Sırat,
cennete gideceklerin üzerinden geçecekleri köprüdür. İnsanlar amellerine göre
Sırat'ın üzerinden geçeceklerdir. Kimisi bir göz açıp kırpar gibi, kimisi şimşek
gibi, kimisi rahat esen rüzgar gibi, kimisi asil bir at gibi, kimisi binek
devesi
gibi, kimisi
koşarak, kimisi yürüyerek, kimisi sürünerek geçecektir. Onlardan kimileri
kancalarla yakalanıp, cehenneme
atılacaktır.
Herkes ameline göre oradan geçecektir; ta ki günahlarından ve kirlerinden
temizlensin. Sırat'ı geçebilen kimse cennete girmeye hazır olur. Sırat'ı
geçtikleri takdirde cennet ile cehennem arasındaki bir köprüde durdurulurlar ve
birinin diğerindeki hakkı kısas yolu ile alınır, Nihayet tertemiz edilip,
arındırıldıktan sonra cennete girmek üzere kendilerine izin verilecektir.
38 Bu şefaat
için iki şart vardır: Birincisi yüce Allah'ın bu şefaate dair izin vermesidir.
Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onun izni olmaksızın nezdinde kim şefaat
edebilir." (el-Bakara, 2/255)
İkincisi ise yüce
Allah'ın hem şefaatte bulunacak olandan, hem de kendisine şefaat olunacak
olandan razı olması. Çünkü
yüce Allah şöyle
buyurmaktadır: "Onun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler." (el-Enhiya,
21/28)
39 Bk. el-Elbanî,
Sahîhu'l-Cami'i's-Sağîr, no: 3882
40 el-Elbanî,
Sahih-u Süneni't-Tirmizî.
41 el-Elbanî,
Sahih-u Süneni't-Tirmizî.