TEKFİR MESELESİ KONUSUNDA
EHL-İ SÜNNET’İN TUTUMU
Ehl-i Sünnet vel-Cemaat
olan selef-i sâlih akîdesinin esaslarından birisi de şudur: Onlar câhil ve
tevilci bir kimsenin küfre götüren bir fiil işlemesi halinde -terkedenin kâfir
olmasına sebep teşkil edecek olan delili ona karşı ortaya koymadıkça, İslâmdan
çıktığını söylemezler. Onlar yine kalbi îmânla dolu olup onunla rahat ve huzur
bulmuş olması şartıyla zorlanan bir kimsenin de küfre götüren bir fiil işlemesi
ile yahut sözü ile dînden çıktığını söylemezler.
Şirkten daha aşağı olan, büyük günahlardan
hangisini işlerse işlesin, bu günahı dolayısıyla hiçbir müslümanın da kâfir
olduğunu söylemezler. Böyle bir günahı işleyeni kâfir
saymazlar.Onlar onun o
günahı helâl kabul etmedikçe
veya dinden olduğu kesin olarak bilinen bir şeyi inkâr etmedikçe
onun fâsık ya da îmânının eksik olduğuna hükmederler.
Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
{إِنَّ
اللَّهَ لاَ يَغْفِرُ أَن يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَن يَشَاء
وَمَن يُشْرِكْ بِاللَّهِ فَقَدِ افْتَرَى إِثْمًا عَظِيمًا}
[سورة النساء الآية: 48]
"Hiç şüphe yok ki
Allah, kendisine ortak koşulmasını (ve inkârı/küfrü)
asla bağışlamaz.Bunun dışındaki (günahları)
dilediğine bağışlar.Kim Allah'a ortak koşarsa, büyük bir günahla iftirâ etmiş
olur."
Yine Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
{قُلْ
يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنفُسِهِمْ لا تَقْنَطُوا مِن رَّحْمَةِ
اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ
الرَّحِيمُ}
[سورة الزمر الآية: 53]
"De
ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan
kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.
Çünkü Allah bütün günahları bağışlar.
Şüphesiz ki O, çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir."
Çünkü küfrün aslı, bilerek yalanlamak, kalbi küfre açmak, kalbin
huzur ile onu kabul etmesi, ruhun onda sükûnet bulmasıdır.Özellikle
bilgisizlikle birlikte olması halinde şirke ait birtakım inançların zaman zaman
hatırdan geçmesine itibar edilmez. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
{وَلَـكِن
مَّن شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْرًا}
[سورة النحل من الآية: 106]
" Fakat göğsünü küfre açarsa..."
Ehl-i Sünnet vel-Cemaat, Kur'an ve
sünnetten bir şeyin küfür olduğunu ortaya koyan bir delil bulun-madıkça o
kimseyi kâfir saymazlar. Bir kimse bu hali üzere ölürse, işi Allah Teâlâ'ya
kalmıştır. Dilerse onu cezâlandırır,dilerse onu bağışlar.Büyük günah işleyen
kimsenin kâfir olduğuna veya iki konum arasında bir yerde bulunduğuna hükmeden
sapık fırkalar, bu konuda farklı kanaattedirler.
Nitekim Peygamber-sallallahu
aleyhi ve sellem- bundan
sakındırarak şöyle buyurmaktadır:
((
أَيُّمَا امْرِئٍ قَالَ لأَخِيهِ يَا كَافِرُ، فَقَدْ بَاءَ بِهَا أَحَدُهُمَا إِنْ
كَانَ كَمَا قَالَ وَإِلاَّ رَجَعَتْ عَلَيْهِ
))
[ رواه مسلم ]
"Her kim, (mü'min)
kardeşine: Ey kâfir derse, bu söze onlardan
birisi lâyık olur. Eğer dediği gibi ise mesele yok, aksi takdirde bu söz
kendisine döner."
((...
وَمَنْ دَعَا رَجُلاً بِالْكُفْرِ أَوْ قَالَ عَدُوَّ اللَّهِ، وَلَيْسَ كَذَلِكَ
إِلاَّ حَارَ عَلَيْهِ
))
[ رواه
مسلم ]
"Bir kimse öyle olmadığı halde, başkasını kâfir diye çağırır ya da Allah’ın
düşmanı derse, o söz kendisine döner."
((لاَ
يَرْمِي رَجُلٌ رَجُلاً بِالْفُسُوقِ، وَلاَ يَرْمِيهِ بِالْكُفْرِ، إِلاَّ
ارْتَدَّتْ عَلَيْهِ إِنْ لَمْ يَكُنْ صَاحِبُهُ كَذَلِكَ))
[رواه البخاري]
" Bir kimse, bir
kimseyi fâsıklık ya da
kâfirlikle itham eder de o kişi öyle değilse o söz kendisine döner.”
((...
وَمَنْ رَمَى مُؤْمِنًا بِكُفْرٍ فَهُوَ كَقَتْلِهِ
))
[ رواه
البخاري ]
"Her kim,
bir mü’mini kâfirlikle
itham ederse, bu onu öldürmek gibidir."
((إِذَا
قَالَ الرَّجُلُ لِأَخِيهِ يَا كَافِرُ، فَقَدْ بَاءَ بِهِ أَحَدُهُمَا))
[رواه البخاري]
"Bir kimse,
(mü'min)
kardeşine ey kâfir derse, onlardan birisi bu söze lâyık
olur."
Ehl-i Sünnet vel-Cemaat,
bid’at sahibi kimseler hakkında masiyet ya da
küfür ile mutlak hüküm vermeyi kat’î olarak müslüman olduğu sabit olmakla
birlikte herhangi bir bid’ati işlemiş muayyen bir kişi hakkında isyankâr, fâsık
veya kâfir hükmünü vermek-ten ayırır, arasında fark gözetirler. Böyle kimseye
hak açıklanmadığı sürece, onun hakkında böyle hüküm vermezler.Hakkın açıklanması
ise ona delilin ortaya konulması ve şüphesinin ortadan kaldırılmasıyla olur. Belirli
bir kimseyi ancak gerekli şartlar gerçekleşir ve engeller ortadan kalkarsa, onu
kâfir sayarlar.
Ebu Hureyre-Allah
ondan râzı olsun-
der ki: Rasûlullah
-sallahu aleyhi ve sellem-’i
şöyle buyururken işittim:
((كَانَ
رَجُلاَنِ فِي بَنِي إِسْرَائِيلَ مُتَوَاخِيَيْنِ فَكَانَ أَحَدُهُمَا يُذْنِبُ
وَالآخَرُ مُجْتَهِدٌ فِي الْعِبَادَةِ، فَكَانَ لاَ يَزَالُ الْمُجْتَهِدُ يَرَى
الآخَرَ عَلَى الذَّنْبِ، فَيَقُولُ: أَقْصِرْ فَوَجَدَهُ يَوْمًا عَلَى ذَنْبٍ
فَقَالَ لَهُ: أَقْصِرْ فَقَالَ: خَلِّنِي وَرَبِّي أَبُعِثْتَ عَلَيَّ رَقِيبًا
فَقَالَ: وَاللَّهِ لاَ يَغْفِرُ اللَّهُ لَكَ أَوْ لاَ يُدْخِلُكَ اللَّهُ
الْجَنَّةَ فَقَبَضَ أَرْوَاحَهُمَا فَاجْتَمَعَا عِنْدَ رَبِّ الْعَالَمِينَ،
فَقَالَ لِهَذَا الْمُجْتَهِدِ أَكُنْتَ بِي عَالِمًا أَوْ كُنْتَ عَلَى مَا فِي
يَدِي قَادِرًا، وَقَالَ لِلْمُذْنِبِ: اذْهَبْ، فَادْخُلْ الْجَنَّةَ بِرَحْمَتِي،
وَقَالَ لِلآخَرِ: اذْهَبُوا بِهِ إِلَى النَّارِ))
[رواه أبو داود وصححه الألباني]
"İsrailoğullarında kendi aralarında kardeşlik bağı kurmuş iki kimse
vardı.Bunlardan birisi günah işler, diğeri ise büyük bir gayretle ibâdet ederdi.
Gayretle ibâdet eden kişi diğerini günah işlerken gördükçe
ona:Bu işten vazgeç, derdi.Birgün onun bir günah işlemekte olduğunu görünce ona,
bu işten vazgeç
dediği halde o: 'Sen,
beni Rabbimle başbaşa bırak, benim üzerime bir bekçi mi gönderildin? deyince,
ibâdet düşkünü şahıs: Allah’a yemin ederim ki Allah seni
bağışlamaz -ya da Allah seni cennete
koymaz- dedi. Derken ruhları kabzedildi, her ikisi de âlemlerin Rabbinin
huzurunda biraraya geldiler.Allah, gayretle ibâdet edene: Sen beni bilen birisi
miydin? Yoksa benim elimde bulunanlara güç yetiren birisi miydin? diye
sordu.Günahkara da: Haydi sen git, rahmetimle cennete gir, dedi.Ötekine de: Alın
bunu,cehenneme götürün"
diye
buyurdu.
Ebu Hureyre-Allah
ondan râzı olsun- der ki:
"Nefsim elinde olan
Allah'a
yemîn ederim ki o dünyasını ve âhiretini mahveden bir söz söylemişti."
Küfür, îmânın
zıttıdır. Şu kadar var ki küfür, terim olarak iki türlüdür.Naslarda küfür lafzı
kullanılırken bazen kişiyi dinden çıkartan küfür anlamında, bazen de kişiyi
dinden çıkarmayan küfür anlamında
kullanıl-maktadır.Bunun böyle olmasının sebebi ise, îmânın birtakım şubelerinin
olduğu gibi, küfrün de birtakım şubelerinin olmasıdır.Küfrün de birtakım
esasları ve birbirinden farklı şubeleri vardır. Bunların bazıları küfrü
gerektirir, bazıları ise kâfirlerin özelliklerindendir.
Birincisi:
Dinden Çıkartan ve İtikadî Küfür Diye Adlandırılan Büyük Küfür:
Bu, îmâna zıt olan, İslam’ı
ortadan kaldıran, o
olmadığı takdirde İslam’ın tamamlanması imkânsız olan şeylerin inkâr
edilmesidir.Bu küfür cehennemde ebedî kalmayı gerektirir, îmândan çıkarır.Böyle
bir küfür itikad, söz ve fiil ile olur, bunun beş
türü vardır:
1. Yalanlama Küfrü:
Bu, peygamberlerin yalan söylediğine inan-mak
veya peygamberin getirdiğinin hakka aykırı olduğunu iddiâ etmek veyahut da
Allah’ın emir ve yasağının bunun zıttı olduğunu bildiği
halde, Allah’ın bir şeyi haram yahut
helal kıldığını iddiâ etmek.
2. Tasdik etmekle beraber
yüz çevirme ve büyüklenme küfrü:
Bu küfür,
bir kimsenin rasûlün getirdiği şeylerin
Rabbinden gelen bir hak olduğunu kabul etmekle birlikte hakkı ve hak ehlini
küçümseyerek şımarıklıkla ve azgınlığı sebebiyle hakka uymayı reddetmesidir.
Nitekim İblis,
Allah’ın emrini reddedip inkâr etmemiş, ancak
O’na karşı koymuş ve
büyüklük taslamıştı.
3. Yüz çevirme küfrü:
O’nu ne tasdik etmek, ne yalanlamak, ne dost
edinmek, ne ona düşmanlık beslemek, ne de ona kulak vermek sûretiyle,
kulağı ve kalbiyle Rasûlullah -sallallahu aleyhi
ve sellem-'den yüz çevirmektir.Lâkin
buna karşılık
hakkı terkeder, hakkı öğrenmez, hak ile amel etmez.Hakkın sözkonusu olduğu
yerlerden de kaçar gider.Bu kimse, yüz çevirme küfrü ile kâfirdir.
4. Münâfıklık küfrü:
Bu da kalbinden red ve inkâr etmekle birlikte
rasûlün getirdiği şeylere görünüş olarak
uyduğunu göstermektir.Böyle bir kimse aslında dışa karşı îmânlı
olduğunu açığa vurur, ancak içinde küfrü gizler.
5. Şüphe küfrü:
Peygamber-sallallahu
aleyhi ve sellem-’in doğru söylediği-ni veya yalan söylediğini kesin olarak
kabul etmeyip, bu hususta şüphe etmek, ona uyup uymama nokta-sında tereddüte
düşmektir.Çünkü istenen şey,
Allah Rasûlünün,Rabbinden getirdiği
şeylerde hiçbir şüphe olmayan bir hak
olduğuna dâir kesin olarak îmân etmektir.Allah Rasûlünün getirdiği
şeylere uyma hususunda tereddüde düşen
veya hakkın bunun dışında olabileceğini kabul eden kimse şüphe ve zan küfrü ile
kâfir olur.
Bir kimse bu küfür türlerinden birisi üzere
ölürse, ebedî olarak cehennemde kalmasını ve bütün amellerinin boşa çıkmasını
gerektirir.
Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
{إِنَّ
الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ وَالْمُشْرِكِينَ فِي نَارِ جَهَنَّمَ
خَالِدِينَ فِيهَا أُوْلَئِكَ هُمْ شَرُّ الْبَرِيَّةِ}
[سورة البينة الآية: 6]
"Şüphesiz ki
Ehl-i kitap ve müşriklerden olan inkâr-cılar, içinde ebedî olarak kalacakları
cehennem ateşindedirler. İşte yaratılanların en şerlileri onlardır."
Allah Teâlâ yine şöyle buyurmaktadır:
{وَلَقَدْ
أُوحِيَ إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ لَئِنْ أَشْرَكْتَ لَيَحْبَطَنَّ
عَمَلُكَ وَلَتَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ}
[سورة الزمر الآية: 65]
“(Ey Muhammed!) Andolsun ki sana
ve senden önceki (peygamber)lere şöyle vahyolundu: ‘Şayet (Allah’a)
ortak koşarsan, muhakkak ki amelin boşa gider ve mutlaka hüsrana uğrayanlardan
olursun.”
İkincisi: Dinden Çıkarmayan ve Amelî Küfür
Diye de Adlandırılan Küçük Küfür:
Şarî’ bu tür küfür hakkında azarlamak ve tehdit etmek maksadıyla
“küfür” lafzını kullanmıştır. Bu gibi davranışlar, cehennem ateşinde
ebedî kalmamak üzere ilâhî tehdidi gerektiren büyük günahlardandır. Bütün
günahlar bunun kapsamına girer.Çünkü bütün günahlar, küfrün özelliklerindendir.
Ancak küfürden kasıt,îmânın zıttı olan küfür değildir.Buna verilebilecek
misallerin bazıları şunlardır:
Müslümanla savaşmak,Allah Teâlâ'dan başkası adına yemîn
etmek,inkâr ederek değil de, azabı hak edeceğini kabul etmekle birlikte karşı
gelerek Allah Teâlâ'nın indirdiklerinden başkası ile hükmetmek, kâhinlere gitmek
ve onları tasdik etmek, kadına arka-sından (anüsünden) ilişkiye girmek, mü’minin
mü’min kardeşine ey kâfir demesi ve daha başka küçük küfür şekilleri gibi...
Allah Teâlâ şöyle
buyurmaktadır:
{وَإِن
طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا}
[سورة الحجرات من الآية: 9]
"Eğer mü’minlerden
iki gurup birbiriyle çarpışırlarsa, siz o ikisinin arasını bulup barıştırın."
Peygamber-sallallahu
aleyhi ve sellem- de bu
konuda şöyle buyurmaktadır:
((
سِباَبُ الْمُسْلِمِ
فُسُوقٌ وَقِتاَلُهُ كُفْرٌ
))
[ رواه البخاري ومسلم ]
"Müslümana sövmek, fısk (Allah’a
itâat etmekten çıkmak), onunla savaşmak ise (amelî)
küfürdür."
Yine Peygamber-sallallahu aleyhi ve sellem-
şöyle buyurmaktadır:
((لاَ
تَرْجِعُوا بَعْدِي كُفاَّرًا، يَضْرِبُ بَعْضُكُمْ رِقاَبَ بَعْضٍ))
[متفق عليه]
"Benden sonra kâfirlerin yaptıkları gibi,onlara benze-yerek
birbirinizin boynunu vurmayın."
Yine Peygamber şöyle buyurmaktadır:
((
مَنْ حَلَفَ بِغَيْرِ
اللهِ فَقَدْ كَفَرَ أَوْ أَشْرَكَ
))
[ رواه الترمذي وحسنه، وصححه الحاكم ]
"Her kim, Allah’tan başkası adına yemîn ederse, kâfir olur
veya Allah’a ortak koşmuş olur."
Yine Peygamber-sallallahu
aleyhi ve sellem- şöyle buyurmaktadır:
((لاَ
يَزْنِي الزَّانِي حِينَ يَزْنِي وَهُوَ مُؤْمِنٌ، وَلاَ يَسْرِقُ حِينَ يَسْرِقُ
وَهُوَ مُؤْمِنٌ، وَلاَ يَشْرَبُ حِينَ يَشْرَبُهَا وَهُوَ مُؤْمِنٌ، وَالتَّوْبَةُ
مَعْرُوضَةٌ بَعْدُ
))
[ رواه البخاري ومسلم ]
" Zinâ eden kimse
zinâ ettiği zaman mü’min olarak zinâ etmez.
Hırsızlık yapan kimse, hırsızlık yaptığı zaman mü’min olarak hırsızlık yapmaz.
İçki içen kimse içki içtiği zaman mü’min olarak içki içmez. Tevbe de bundan
sonra arzedilmiş haldedir."
Selef-i
Salih'in Akidesi -
Ebu
Muhammed
Abdullah b. Abdulhamid b. Abdulmecid el-Eserî
Kesin olarak müslüman olduğu sabit olan kimsenin bu müslümanlığı şüphe ile
ortadan kalkmaz.” şeklindeki selefî kaidenin ışığında selef-i salih’imiz
hareket etmiş ve bu bakımdan insanları tekfir etmekten insanlar arasında
en uzak kimseler olagelmişlerdir.
Bundan dolayı Ali b. Ebi Talib (r.a)’a Nehrevan’lılar (Hariciler)
hakkında. Onlar kâfir midir diye sorulduğunda, o: Küfürden kaçtılar diye
cevab vermiştir. Peki onlar münafık mıdırlar diye sorulunca, bu sefer:
Münafıklar Allah’ı ancak pek az zikrederler. Bunlar ise sabah akşam
durmadan Allah’ı zikrederler.Onlar ancak bize karşı başkaldırmış
kardeşlerimizdir. (Beyhakî, es-Sünenu’l-Kübra, VIII, 173.)
Tekfir hususunda türü ile şahsı birbirinden ayırdetmemiz
son derece gerekli bir şeydir. Şöyle ki küfür olan herbir şey dolayısıyla
muayyen bir şahıs tekfir edilecek diye bir şey yoktur. Bir sözün bir küfür
olduğuna hüküm vermek ile o sözü söyleyen kimsenin kâfir olduğuna
hükmetmek arasında fark gözetmek gerekir. Mesela yüce Allah’ın zatının
heryerde olduğunu söylemek küfürdür. Allah’ın sözünün mahluk olduğunu
söylemek küfürdür. İlahi sıfatları kabul etmemek küfürdür... Bu gibi
hususlar hakkında hüküm vermek tür ya da söz hakkında hüküm vermek
kabilindendir. Ancak durum muayyen bir kişi ile alakalı olunca, işte o
vakit durmak ve o kimseye soru sorup, onunla tartışmadan önce aleyhine
küfür hükmünü vermemek gerekir. Zira böyle bir kimseye göre bu husustaki
hadis sabit olmamış olabilir, yahut te’vilci bir kimse olabilir. Nassları
anlayamayan bir kimse olabilir, cahil bir kimse olabilir. Tartışmadan
sonra şüphe ortadan kalkar ve ona karşı delil ortaya konulacak olursa,
artık bundan sonra durum farklı bir hal alır. Zira te’vil eden kimse ile
cahil kimsenin hükmü, inad eden ve bilerek günaha yönelen kimsenin hükmü
ile aynı değildir.
Şeyhu’l-İslam İbn Teymiye -Allah’ın rahmeti üzerine olsun-
şöyle demektedir: “Buna göre te’vil eden cahil kimse ile mazereti kabul
edilebilir bir kimsenin hükmü hiçbir zaman inatçı ve bile bile inkâr
edenin hükmü gibi değildir. Aksine yüce Allah bunların herbirisini ayrı
bir şekilde değerlendirmiştir.” (Mecmuatu’r-Resâil ve’l-Mesâil, V, 382)
Yine şöyle demektedir: “Bu husus bilindiğine göre bu cahillerden ve
benzerlerinden muayyen bir kimsenin kâfirlerle birlikte olduğu anlamında
hüküm vermek suretiyle tekfir edilmesi, bunlardan herhangi birisine
onların Allah Rasûlüne muhalefet ettikleri açıkça belirtilerek risaletin
delili ile onlara karşı delil ortaya konulmadıkça, böyle bir işe kalkışmak
caiz değildir. Böyle bir söz söylemenin küfür olduğunda şüphe bulunmasa
dahi bu böyledir. İşte muayyen birtakım kimselerin tekfir edilmesi ile
ilgili olarak herkes hakkında bu söz aynen bu şekilde geçerlidir.” (Mecmuatur-Resâil
vel-Mesâil, III, 348)
Bu hususu öğrendiğimize göre cahil ve benzeri muayyen
kimselerin tekfir edilmesi onlara karşı delil ortaya konulmadıkça caiz
değildir. Ortaya konulacak delilin de onların anlayabilecekleri bir
seviyede olması gerekir. Delilleri ve belgeleri kavrayabilecek hale
gelinceye kadar onların akli seviyeleri gerektiği gibi gözönünde
bulundurulur.
Özetle söyleyecek olursak, icma ile küfür olduğu kabul
edilen bir söz hakkında bu mutlak olarak bir küfürdür, denilir. Ancak bu
sözü söyleyen herkesin kâfir olduğunu söyleyerek hüküm vermeyi gerektirmez;
ta ki o kimse hakkında kâfir olduğunu söylemenin şartları sabit olup,
bunun önündeki engeller ortada kalmayıncaya kadar. İlim adamlarından sahih
olarak gelen, onların kıble ehlini tekfir etmedikleri şeklindeki
rivayetler ise işlediği bid’ati küfre götüren türden olmayan kimseler
hakkında yorumlanır. Çünkü onlar bid’ati küfre götüren türden olan
kimsenin tekfir edileceğini ittifakla kabul etmişlerdir.
Hadisi Ebû Dâvûd rivâyet etmiş, Elbânî de hadisin sahih
olduğunu belirtmiştir.
Münafıklık da itikadî nifak ve amelî nifak olmak üzere iki türlüdür.
İtikadi münafıklık
yahut büyük münafıklık kalbinde küfrü gizleyen ve dil ve azaları ile imanı
açığa vuran kimseninkidir.
Bu şekilde münafıklık eden bir kimse cehennem ateşinin en
derin yerindedir. Peygamber’in Allah’tan getirdiklerini, kısmen ya da
tamamen yalanlayan, rasûlü yahut onun getirdiklerinin bir kısmını
yalanlayan yahut rasûlün dininin zafer kazanmasından hoşlanmayan kimsenin
durumu ve buna benzer diğer küfrü gerektiren amelleri içinde gizleyenin
durumu gibi.
Amelî münafıklık
yahut küçük münafıklık ise şeriata aykırı olacak şekilde
bir kimsenin yaptığı iştir. Bu işi yapan bir kimse dinin dışına çıkmaz.
Mesela konuştuğu zaman yalan söyleyen, söz verdiği zaman yerine getirmeyen,
kendisine emanet verildiği zaman hainlik eden, tartıştığı zaman işi
çığırından çıkartan, sözleştiği zaman sözünde durmayan kimsenin tutumu
gibi.
Buhârî ve Müslim
Bu hadisin anlamı hakkında âlimler 7 görüş belirtmişlerdir:
Birincisi:
Haksız yere kan akıtmayı helal sayan kimse için bu küfürdür.
İkincisi:Hadisteki
küfürden kasıt; nimete ve İslâm'ın hakkına nankörlük etmektir.
Üçüncüsü:Birbirinin
boynunu vurmak, insanı küfre yaklaştırır ve küfre iletir.
Dördüncüsü:Birbirinin
boynunu vurmak, kâfirlerin fiiline benzer.
Beşincisi:Buradan
kastedilen küfrün gerçek anlamıdır.Anlamı; kâfir olmayın,Aksine
müslümanlar olarak kalmaya devam edin.
Altıncısı:Hattâbî'nin
de dediği gibi, hadiste geçen kâfirlerden kasıt, silah kuşananlardır. el-Ezherî
"Tehzîbul-Luğa" adlı eserinde şöyle der: 'Silah kuşanan kimseye kâfir
denir.'
Yedincisi:Hattâbî
yine şöyle der: 'Bunun anlamı; sizden kiminiz, kiminizi kâfir sayarak
birbiriyle savaşmayı helal saymasın.' (Mütercim)
Tirmizî rivâyet etmiş ve hadîs hasen, Hâkim ise "hadîs sahîhtir" demiştir.