Merhaba Ziyaretçi; Bugün Saat
KURAN’IN BÖLÜMLERİ
kuranayet3
    MEKKİ VE MEDENİ BÖLÜMLERİ
 
     Şüphesiz Kur’ân’ı anlamaya ve onu (doğru) tefsir etmeye yardımcı olan hususlardan birisi de Kur’ân’ın Mekkî ve Medenî bölümlerini bilmektir. Bundan dolayı ashab-ı kiram ve onlardan sonra gelenler buna önem vermişlerdir. Hatta İbn Mesud Radıyallahu anh şöyle demiştir:
     “Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’a yemin ederim ki Allah’ın kitabında nâzil olmuş herbir sûrenin ben mutlaka nerede indiğini biliyorum. Allah’ın kitabında nâzil olmuş herbir âyetin muhakkak ne hakkında indiğini biliyorum. Eğer Allah’ın kitabını herhangi bir kimsenin benden daha iyi bildiğini bilsem ve deve sırtında ona ulaşacağımı kestirsem mutlaka devenin sırtına biner, onun yanına giderim.”[1]
       Ashab-ı Kiram Radıyallahu anhum Kur’ân’dan öğrendikleri gereğince amel ediyorlardı. Bundan dolayı İbn Mesud şöyle demiştir: “Bizden herhangi bir kimse on âyet-i kerime öğrendi mi onların manalarını ve gereklerince amel etmeyi öğrenmedikçe başkalarını öğrenmeye geçmezdi.”[2]
       Bu uygulama ise şöyle buyuran Rasûlullah Salallahu aleyhi vesellem’in buyruğunun gereğini yerine getirmektir:
     “Kur’an’i okuyun ve ona uygun amel edin. Fakat onun vasıtası ile yemeyin…”[3]
      Bu Kur’ân-ı Kerim ile amel etmeleri sebebiyle yüce Allah; Rasûlüne ve ondan sonra ashabına yardım etmiş, zaferler nasip etmiştir. Bugün müslümanlar Kur’ân-ı Kerim gereğince ameli terkedince Allah’ın yardımı onlara gelmez oldu. Bu halleri Rablerinin kitabını öğrenmeye ve gereğince amel etmeye dönecekleri zamana kadar devam edecektir. Dönerlerse Allah’ın yardımı da onlara döner.
 
     Mekkî ve Medenî Buyrukları Bilmek
 
     İlim adamları Mekkî ve Medenî buyrukları bilmek hususunda iki temel yönteme dayanmışlardır:
    1- Semaî ve naklî yöntem: Bu vahye çağdaş olan, vahyin inişine tanık olan ashab-ı kiramdan yahutta ashab-ı kiramdan bilgi öğrenen ve onlardan Kur’ân-ı Kerim’in nüzul keyfiyetini, yerlerini, olaylarını öğrenen tabiînden gelen sahih rivayetlere dayanır. Mekkî ve Medenî âyetler hakkında varid olmuş rivayetlerin büyük çoğunluğu bu kabildendir. Çünkü bu hususta Rasûlullah Salallahu aleyhi vesellem’den herhangi bir rivayet gelmemiştir. Çünkü o bunu açıklamakla emrolunmamıştı.
Bunun örneği okuyucunun sûrenin başında gördüğü: “Mekki bir sûredir” yahutta “Medenî bir sûredir” şeklindeki tesbitlerdir.
    2- Kıyasî ve içtihadî yöntem: Bu yöntem Mekkî ve Medenî buyrukların özelliklerine dayanır. Eğer Mekkî sûrede Medine’de inen buyrukların karakterini taşıyan yahutta Medine’de inen buyrukların olaylarından bir şeyler ihtiva eden bir âyet bulunursa bu âyet Medenîdir derler. Eğer Medenî bir sûrede Mekke’de inen buyrukların özelliklerini taşıyan ya da o dönemdeki olaylardan herhangi bir husus ihtiva eden bir âyet varid olursa bu Mekkîdir derler. Eğer sûrede Mekkî Kur’ân’ın özellikleri bulunursa sûre Mekkîdir derler. Eğer sûrede Medenî Kur’ân’ın özellikleri bulunursa sûre Medenîdir derler. Mesela şöyle demişlerdir: Peygamberlerin ve geçmiş ümmetlerin kıssalarının yer aldığı her bir sûre Mekkîdir. Bir farizanın yahut bir haccın sözkonusu edildiği herbir sûre de Medenîdir.[4]
 
     Kur’ân’ın Mekkî ve Medenî Bölümlerinin Tanımı
 
    1- Kur’ân’ın Mekkî bölümleri: Mekke’nin dışında bir yerde inmiş olsa dahi Rasûlullah Salallahu aleyhi vesellem’e hicretten önce nâzil olmuş vahiylerdir.
    2- Kur’ân’ın Medenî bölümleri: Cebrâil Aleyhisselam’ın Muhammed Salallahu aleyhi vesellem’e hicretten sonra indirdiği buyruklardır. Veda haccında nâzil olan buyruklarda olduğu gibi isterse Mekke’de inmiş olsun.
Buna örnek yüce Allah’ın: “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâmı beğenip seçtim.” (el-Mâide, 5/3) buyruğudur.
Yahudilerden bir adam Ömer b. el-Hattab’a gelerek “ey mü’minlerin emiri dedi. Kitabınızda okuduğunuz bir âyet vardır. Eğer bu biz yahudiler üzerine inmiş olsaydı o günü bayram edinirdik.” Ömer: “Bu hangi âyettir” diye sordu. Yahudi: “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslamı beğenip seçtim.” (Maide: 5/3) âyetidir” dedi.
     Ömer dedi ki: “Ben bu âyetin indiği günü bu âyetin indiği yeri çok iyi biliyorum. Bu âyet Rasûlullah Salallahu aleyhi vesellem’e Arafat’ta ve cuma gününde inmiştir.”[5]
      Derim ki: Bu âyet-i kerime’de İslamda bid’at-i hasene olduğunu söyleyenlerin görüşleri reddedilmektedir. İmam Malik ise şöyle demiştir: Her kim İslâmda hasene (güzel) olduğu görüşü ile bir bid’at ortaya atarsa hiç şüphesiz Muhammed Salallahu aleyhi vesellem’in risalete hainlik ettiğini iddia etmiş olur. Çünkü yüce Allah: “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim” diye buyurmaktadır.
        O halde, o gün için dinden olmayan herhangi bir şey, bugün dinden olamaz.
 
        Kur’an’ın Mekke’de İnen Bölümlerinin Özellikleri
 
        Kur’an’ın Mekke’de inen bölümleri konu açısından aşağıdaki hususlara gereği gibi önem vermektir:
        1- Müşriklerin inkar ettikleri mutlak ilâhın tevhidine davet: Nitekim yüce Allah onlar hakkında şöyle buyurmaktadır:
“Çünkü onlara: ‘Allah’tan başka ilah yoktur’ denildiğinde büyüklük taslarlar ve derlerdi ki: ‘Biz ilahlarımızı deli bir şair dolayısıyla mı terkedeceğiz?’” (es-Saffat, 37/35-36)
Çünkü araplar: “Allah’tan başka ilâh yoktur” sözünün anlamını ve bu sözü söyleyenin Allah’tan başkasına ibadeti terketmesi gerektiğini anlıyorlardı. Günümüzde bazı müslümanlar ise bunun anlamını anlamıyorlar. O ise “Allah’tan başka hakkıyla mabud yoktur” demektir. Bundan ötürü onlar dilleriyle bu sözü söylerken, fiilleriyle ona aykırı hareket etmektedirler. Bu da Allah’tan başkasına dua ettikleri yahut Allah’ın şeriati dışında kalan hükümlerin hükmüne başvurdukları yahut Allah’tan başkası için adakta bulundukları ve buna benzer şirk amellerini yaptıkları zaman ortaya çıkar.
        2- Allah’tan başkasına dua etmek gibi şirkten sakındırmak: Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Allah’tan başka sana faydası da olmayan, zarar da veremeyen şeylere dua (ve ibadet) etme! Eğer böyle yaparsan o takdirde şüphesiz ki sen zalimlerden olursun.” (Yunus, 10/106)
Burada zalimlerden kasıt müşriklerdir.
        3- İbadet edenleri Allah’a yaklaştırırlar iddiasıyla, velilere ibadeti, Allah nezdinde onların şefaatlerini istemeyi çürütmek: Çünkü yüce Allah onlara şöyle buyurmuştur:
“Ondan başka veliler edinenler: Biz onlara ibadet etmiyoruz, ancak bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye (onları velî ediniyoruz derler.) Muhakkak Allah ihtilaf edip durdukları şeyler hakkında aralarında hüküm verecektir. Şüphe yok ki Allah yalan söyleyen, kâfir olan hiçbir kimseye hidâyet vermez.” (ez-Zümer, 39/3)
“Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine ne bir zarar, ne de bir fayda vermeyecek olan şeylere taparlar. Bir de: ‘Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’ derler. Haşa! O, ortak tutmakta oldukları herşeyden münezzeh ve yücedir.” (Yunus, 10/18)
Böylelikle yüce Allah dua gibi herhangi bir ibadeti Allah’tan başkasına yapan kimseler hakkında küfür ve şirk hükmünü vermektedir. İsterse bunları yaparken Allah’a yakınlaşmak ve Allah nezdinde olandan şefaat istemek maksadında yapmış olsun. Böyle bir anlayış günümüzde maalesef pek çok müslümana sirayet etmiştir. Bir müslümana: Sen bu velilere niçin dua ediyorsun, diye soracak olursan, o size: Ben onlar vasıtasıyla Allah’a yakınlaşmak ve Allah nezdinde onların şefaatlerini istemek istiyorum, der.
        4- Âhiret gününe, hesap için insanların kabirlerinden diriltileceklerine iman etmeye davet etmek: Çünkü Mekke’deki müşrikler bunu inkâr ediyorlardı. Yüce Allah ise onların bu kanaatlerini şu buyruklarıyla reddetmektedir:
“O kâfir olanlar öldükten sonra asla diriltilmeyeceklerini iddia ettiler. De ki: ‘Hayır, Rabbim hakkı için elbette diriltileceksiniz. Sonra da işlediğiniz mutlaka size haber verilecektir. Hem bu Allah’a göre pek kolaydır.” (et-Teğâbun, 64/7)
        5- Fasahatlerinin ileri derecede olmasına rağmen araplara bu Kur’ân-ı Kerim’e benzer bir sûre getirmeleri için meydan okumak: Yüce Allah onlara: “Yoksa onlar: ‘Onu kendiliğinden uydurdu’ mu diyorlar? De ki: ‘Öyleyse eğer doğru söyleyenler iseniz siz de onun benzeri bir sûre getirin…’” (Yunus, 10/38) buyruğu ile onlara meydan okumuştur.
        6- Nuh kavmi, Hud kavmi, Salih kavmi, Şuayb ve Musa ile daha başka geçmiş ve peygamberlerini yalanlayan kavimlerin kıssalarını zikretmek. Yüce Allah Mekke müşriklerini tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:
“Görmedin mi Rabbinin nasıl (azap) ettiğini Ad kavmine? Yüksek direkli İrem’e? Ki onun şehirlerde benzeri yaratılmamıştır? Ve vadilerde kayaları oyan Semûd’a; ve kazıklar sahibi Firavun’a? Onlar ki memleketlerde azgınlık etmişlerdi. Onlar orada fesâdı arttırmışlardı. Bundan dolayı Rabbin de onların üzerine bir azap kamçısı yağdırdı. Çünkü Rabbin gözetlemededir.” (el-Fecr, 89/6-14)
        7- Sabra teşvik etmek: Yüce Allah’ın: “Onların söylediklerine katlan ve onlardan güzel bir şekilde ayrıl!” (el-Müzzemmil, 73/10) buyruğu gibi.
        8- Müşriklere karşı Kur’ân ile cihad etmek ve en güzel yolla onlarla mücadele etmek: Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi:
“…Ve onlara karşı Kur’an’la, büyük bir cihâd yap!” (el-Furkan, 25/52)
“Onlarla en güzel yolla mücadeleni yap!” (en-Nahl, 16/125)
        9- Ulûhiyetin tevhidini gerektiren, rubûbiyetin tevhidine dair kevnî ve aklî delilleri ortaya koymak: Yüce Allah’ın şu buyrukları buna örnektir:
“Artık onlar bakmazlar mı devenin nasıl yaratıldığına? Göğün nasıl yükseltildiğine? Dağların nasıl dikildiklerine ve yerin nasıl yayılıp döşendiğine?” (el-Ğâşiye, 88/17-20)
        10- Mekke’de inen Kur’ân bölümleri üslub itibariyle tehdit ve azap vurgusu ile kulakların dikkatle dinlemesini sağlayan ağır lafızların varlığı ile ayrı bir özelliğe sahiptir: Örnek olarak yüce Allah’ın şu buyruklarına bakalım:
        “el-Karia: Şiddetlice çalan” (101/1)
        “O kulakları sağır edici (sâhha) geldiği zaman.” (Abese, 80/33)
        “Sana örtüp bürüyen (Ğâşiye: kıyamet)in haberi geldi ya” (el-Ğâşiye, 88/1)
        “O vâkıa (kıyamet) gerçekleştiği zaman…” (el-Vâkıa, 56/1)
        “Sakınsın (bu kimse yaptığından)! Eğer vazgeçmezse -andolsun ki- şiddetlice yakalayıp çekeriz alnından.” (el-Alak, 96/15)
        Buradaki “kella: sakınsın” edatı azarlamak ve yapılmakta olan bir işten vazgeçmek içindir.
 
        Medine’de İnen Kur’an Bölümlerinin Özellikleri
 
        Medine’de inen Kur’ân bölümleri konu itibariyle çoğunlukla aşağıdaki hususlar üzerinde durmaktadır:
        1- Allah yolunda cihada ve şehid olmaya davet: Çünkü müslümanlar Medine’ye hicret etmiş, orada İslâm devletini kurmuşlardı. Dolayısıyla onların dinlerini ve devletlerini savunmaya ihtiyaçları vardı. Bundan dolayı Kur’ân-ı Kerim’in Medine’de inen bölümlerinin onları savaşmaya teşvik ettiğini görüyoruz. Mesela, şöyle buyurmaktadır:
“Şüphesiz Allah mü’minlerden canlarını ve mallarını -onlara cenneti vermek karşılığında- satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşır, öldürür ve öldürülürler…” (et-Tevbe, 9/111)
        2- İslâm ahkâmının açıklanması: Yüce Allah’ın terketmeyenlere karşı savaş ilan ettiği faizin hükmü ile ilgili buyruk; buna örnektir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman edenler! Eğer mü’minler iseniz Allah’tan korkun, faizden arta kalanı da bırakın. Şayet yapmaz (bırakmaz)sanız Allah’ın ve Rasûlünün size savaş açtıklarını bilin. Eğer tevbe ederseniz, sermayeleriniz yine sizindir. (Böylece) ne zulmetmiş, ne de zulme uğramış olursunuz.” (el-Bakara, 2/278-279)
        3- Hadlere dair hüküm koymak: Toplumda güvenliği ve istikrarı sağlayan zina, hırsızlık ve benzeri suçların had cezaları gibi. Meselâ yüce Allah zina edenin haddi hakkında şöyle buyurmaktadır:
“Zina eden dişi ile zina eden erkeğin herbirine yüzer değnek vurun.” (en-Nur, 24/2)
Hırsızlık haddi hakkında şöyle buyurmaktadır:
“Hırsızlık eden erkekle, hırsızlık eden kadının o kazandıklarına bir karşılık ve Allah tarafından ibret verici bir ceza olmak üzere ellerini kesin. Allah mutlak galiptir, mutlak egemen ve hükmünde hikmet sahibidir.” (el-Mâide, 5/38)
        4- Münafıkları rezil etmek, iç yüzlerini açığa çıkarmak, niteliklerini sözkonusu etmek: Meselâ, yüce Allah onların münafıklıklarını açığa çıkarmak hususunda şunları söylemektedir:
“Münafıklar sana geldiklerinde dediler ki: ‘Şehâdet ederiz ki muhakkak sen Allah’ın Rasûlüsün’ Allah da biliyor ki sen hiç şüphesiz onun Rasûlüsün ve Allah şahidlik eder ki muhakkak münafıklar yalancıdırlar.” (el-Münafikûn, 63/1)
        5- Yahudileri ve diğer kitap ehlini susturmak ve onlara karşı delil ortaya koymak amacıyla onlarla tartışmak: Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi:
“Aralarından zulmedenler müstesnâ olmak üzere kitap ehli ile ancak en güzel yolla mücadele edin…” (el-Ankebût, 29/46)
        6- Mü’minlerin düşmanlarıyla yaptıkları savaşlarda zaferin tahakkuku: Yüce Allah’ın şu buyruğunda görüldüğü gibi:
        “Andolsun ki siz zayıfken Allah size Bedir’de yardım etmişti…” (Al-i İmran, 3/123)[6]
 
        Mekkî ve Medenî Buyrukları Bilmenin Faydaları
 
        1- Kur’ân tefsirinde bu bilgiden yararlanmak: Şüphesiz ki buyrukların indikleri yeri bilmek, âyet-i kerimeyi sağlıklı bir şekilde anlayıp yorumlamaya yardım eder. Her ne kadar muteber olan sebebin özelliği değil, lafzın umumi oluşu ise de bu böyledir. Müfessir iki âyetin anlamı arasında bir çatışma gördüğü takdirde bunun ışığında hangisinin neshedici, hangisinin mensûh olduğunu ayırdedebilir. Çünkü sonra gelen buyruk, önceki buyruğu neshedicidir.
        2- Kur’ân’ın üsluplarının zevkine varmak ve yüce Allah’a davet üslubunu oluştururken bunlardan yararlanmak: Çünkü herbir konumun kendisine göre bir söz söyleme tarzı vardır. Durumun gerektirdiğini gözönünde bulundurmak ise belağatin en özel alanlarındandır. Kur’ân-ı Kerim’de Mekke ve Medine’de inen buyrukların özelliği onları inceleyen kimseye yüce Allah’a davet yolunda muhatabın ruhi durumuna uyan hitap yolları için bir yöntem verir. Çünkü davetin herbir aşamasının kendisine göre konuları ve üslûbları vardır. Bu husus, Kur’ân-ı Kerim’in mü’minlere yahut müşriklere, münafıklara ve kitap ehline hitabı esnasında kullandığı çeşitli üsluplarda açıkça ortaya çıkmaktadır.
        3- Kur’ân’î âyetler ışığında Peygamber efendimizin sîretine vakıf olmak: Çünkü Kur’ân-ı Kerim Peygamber efendimizin sîretinin aslî kaynağıdır.[7]
        4- Mekkî sûrelerin sayısı: 82 sûredir.
        Medeni sûreler ise yirmi tanedir. Mekkî mi, Medenî mi olduğu hususunda ihtilaf bulunan sûreler 12 tanedir. 114 sûre vardır. Kur’ân âyetlerinin sayısı ise 6236 âyettir.
 
        Mekki sûrelerde, Medenî Ayetler ve Medenî sûrelerde Mekkî Ayetler
 
        Medeni sûrelerde bulunan Mekkî âyetler: Bir sûrenin Mekkî yahut Medenî olduğunu söylemekten kasıt onun tamamının böyle olduğunu söylemek değildir. Kimi zaman Mekkî bir sûrede bazı Medenî âyetler bulunabildiği gibi Medenî bir sûrede bazı Mekkî âyetler de bulunabilir. O halde bu o sûrenin âyetlerinin çoğunluğuna göre sözkonusu olan bir niteliktir. Bundan dolayı sûrenin ismi ile birlikte filan sûre Mekkîdir, şu âyetler ise Medenîdir. Filan sûre Medenîdir, ancak şu âyet(ler) Mekke’de inmiştir denilir. Nitekim mushaflarda bunu böyle görmekteyiz.
Medeni bir sûrede Mekkî âyetlerin bulunduğuna örnek: Enfal sûresi Medenî bir sûredir. Fakat çoğu ilim adamı yüce Allah’ın şu buyruğunu istisna etmiştir:
        “Hani o kafirler seni tutup bağlamak yahut öldürmek yahut seni (Mekke’den) çıkarmak için) sana tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı kurarlarken Allah da bunun karşılığında kendilerine tuzak kuruyordu. Allah tuzak kuranlara karşılık verenlerin en hayırlısıdır.” (el-Enfâl, 8/30)
        Mukatil dedi ki: Bu âyet-i kerime Mekke’de inmiştir. Zahiri de böyle göstermektedir. Çünkü bu âyet-i kerime hicretten önce Mekkeli müşriklerin Daru’n-Nedve’de Rasûlullah Salallahu aleyhi vesellem hakkında konuşup komplo hazırlamalarını sözkonusu etmektedir.[8]
 
        Kur’an-ı Kerim’in Mekke’de ve Medine’de İnmiş Buyrukları ile Ne Zaman Amel Edilir?
 
        Şeyhu’l-İslam İbn Teymiye, eziyetlere karşı sabra davet eden, kâfirlere karşı cepheleşmemeyi isteyen Kur’ân-ı Kerim’in Mekke’de inen âyetlerinin, müslümanların zayıflık halinde uygulanacağı görüşündedir. Cihada ve güce çağıran Kur’ân-ı Kerim’in Medine’de inen âyetlerininse müslümanların güçlü hallerinde uygulanacağını kabul eder. O bu görüşünü şu sözleriyle açıklamaktadır:
        “Artık bu âyetler Allah’ın ve Rasûlünün dinine eliyle de, diliyle de yardım etme imkânı bulamayan mustazaf herbir mü’min hakkındadır. Bu durumda olan bir kimse gücünün yettiği şekilde kalbi ile ve benzeri yollarla Allah’ın dinine destek verir. Muahidler (zımmiler) hakkındaki küçüklük âyeti[9] Allah’ın ve Rasûlünün dinine eliyle yahut diliyle yardım edebilmeye güç yetirebilen bütün mü’minler hakkında (uygulanması) istenir. Müslümanlar bu ve benzeri âyetlerle Rasûlullah Salallahu aleyhi vesellem’in hayatının son dönemlerinde ve Raşid Halifeleri döneminde amel ediyorlardı. Kıyametin kopacağı güne kadar bu böyle olacaktır. Her zaman Allah’ın ve Rasûlünün dinine tam anlamıyla yardım eden hak üzere bulunan bir kesim bu ümmetten bulunagelecektir. Mü’minlerden kendisinin mustazaf bulunduğu bir yerde yahutta mustazaf olacağı bir zamanda olan bir kimse ise, kitap ehlinden ve müşriklerden Allah’a ve Rasûlüne eziyet verenleri affedip bağışlamak ve sabretmek (ile ilgili) âyetlerle amel etsin. Güç ve kudret sahibi kimseler ise dine saldıran, küfrün önderleri ile savaşma âyeti ile kitap ehliyle cizyeyi kendileri küçülmüşler olarak kendi elleriyle verinceye kadar savaşmayı emreden âyet ile amel etsin.[10]
        Derim ki: Şeyhu’l-İslam İbn Teymiye’nin bu sözünü yüce Allah’ın şu buyruğu desteklemektedir:
“Mü’minlere de ki: Allah’ın günlerini beklemeyenlere aldırmasınlar. Çünkü Allah herbir topluluğa kazanageldiklerinin karşılığını verecektir.” (el-Casiye, 45/14)
        Yüce Allah Rasûlüne mü’minlere Mekke’de hicretten önce müslümanların zayıf oldukları günlerde şöyle demesini emretmektedir: Kâfirlerden sizlere eziyet verenleri affedin, bağışlayın. Size yapılan eziyetin karşılığını misliyle vermeyin. İşte bu müslümanların zaaf halinde kafirlere karşı müsamahalı davranmanın meşruiyetine delildir.
Keşke İslâmî cemaatler Allah’ın yardımı gelinceye kadar sabredip, affetmeye çağıran Kur’ân-ı Kerim’in Mekke döneminde inen buyruklarını uygulasalardı.
 
        Biz Müslümanların Görevi
 
        1- Şer’i hükümleri kendi nefsimize uygulamalıyız. Çünkü bazı kimselerin bu hükümleri kendi nefislerine uygulamadıkları halde cihâda ve İslâmın egemen olmasına çağırdıklarını görüyoruz.
        2- Müslümanların yöneticilerini ve onların yardımcılarını İslâm’ın hükümlerini uygulamak üzere hikmetle, güzel öğütle ve yumuşak sözle davet etmeliyiz. -Musa ve Harun’un (ikisine de selâm olsun) Firavun’a yaptıkları gibi-
        3- Zayıflık halinde cihadımız Peygamber efendimizin şu buyruğu ile amel ederek malla ve dille olmalıdır:
“Müşriklerle mallarınızla, canlarınızla ve dillerinizle cihâd ediniz.”[11]
        4- İslâm ümmetini ferd ve toplum olarak İslâmın hükümlerini kendilerine uygulamaya davet etmeliyiz ki İslâm hükmünü severek ve kendi topraklarında onu uygulamayı arzu ederek yetişsinler.
Çağdaş İslâm davetçilerinden birisi de şöyle demiştir: “İslam devletini kalplerinizde kurunuz ki sizin için yeryüzünde de kurulsun.”
        5- Önce akide mi yoksa hakimiyet mi? Büyük davetçi Muhammed Kutub bu soruya Daru’l-Hadis el-Mekkiyye’de verdiği bir konferansta cevap vermiştir. İşte soru ve cevap:
        Soru: Bazıları diyor ki: İslâm hakimiyet yolu ile geri gelecektir. Bazıları da: İslâm akidenin tashih edilmesi ve toplumsal terbiyle yoluyla geri dönecektir diyor. Hangileri doğrudur?
        Cevap: Eğer akideyi tashih edecek ve akideye doğru bir şekilde iman edecek, dinleri uğrunda belâlara maruz kalıp sabredecek, Allah yolunda cihad edecek, davetçiler bulunmayacak olursa, bu dinin hakimiyeti nereden gelecek de. Allah’ın dini yeryüzünde hükmedecek? Gerçekten bu çok açık bir meseledir. Hüküm gökten inmez. Hüküm gökten indirilmez. Evet, herşey semâdan gelir, fakat yüce Allah’ın insanlara yerine getirmelerini farz kıldığı bir gayret neticesinde:
“Eğer Allah dileseydi elbette onlardan intikam alırdı. Fakat kiminizi kiminizle sınamak için (cihadı emretti).” (Muhammed, 47/4)
        Akideyi tashih etmekten ve sahih akideye göre eğitilmiş bir nesil ortaya çıkarmaktan işe başlamamız kaçınılmazdır. Bu nesil belâlara maruz kalacak fakat birinci nesil nasıl sabrettiyse, o da öylece belâlara sabredecek.
 
 
Muhammed Cemil Ziynu
 
 

 

[1]Buhârî
[2] Ahmed Şakir, senedinin sahih olduğunu belirtmektedir.
[3] Sahih bir hadis olup İmam Ahmed rivayet etmiştir.
[4]Bk. Menna’ el-Kattân, Ulûmu’l-Kur’ân
[5]Buhârî
[6] Bk. Mennâ el-Kattân, Mebahisu fî Ulûmi’l-Kur’ân
[7]Bk. Mebâhis fî Ulûmi’l-Kur’ân
[8]Bk. Mebâhis fî Ulûmi’l-Kur’an
[9]bk. et-Tevbe, 9/29.
[10]es-Sârimu’n-Meslûl, s. 221.
[11]Sahihtir, Ebû Dâvûd rivâyet etmiştir.
 
 
BİLGİLER
tarafından 05 Mart 2006 - 17:08 tarihinde yayınlandı.
OKUNMA
Bu Yazı Şuana Kadar 331 views kez Okunmuştur.
ETİKETLER
Webmaster Blogu
PAYLAŞ
Yorum yapın
İsim
:
E-Posta
:
WebSite
:
Yorumunuz
:


− sekiz = 1

Etiket Bulutu